✍️ Hasan Subaşı

📨 e-posta

Nazım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanı, yenilmiş bir toplumsal hareketin ardından yazılmış bir ağıttan çok daha fazlasıdır. Bu eser, adaletin olmadığı yerde huzurun, eşitliğin olmadığı yerde kardeşliğin ve özgürlüğün olmadığı yerde insan onurunun eksik kalacağını hatırlatan güçlü bir edebî anlatıdır. Şeyh Bedreddin’in düşünsel arayışı, Börklüce Mustafa’nın ortak yaşam özlemi ve Torlak Kemal’in mücadelesi, destanda insanlığın eşitlik ve özgürlük arayışının simgelerine dönüşür.

✍️ Hasan Subaşı

Nazım Hikmet’in “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı”, yalnızca 15. yüzyılda yaşanan bir toplumsal başkaldırının şiirsel anlatısı değildir. Eşitsizliğe, sömürüye, inançlar arasına örülen duvarlara ve iktidarın baskısına karşı insanlığın ortak yaşam arayışını anlatan güçlü bir eserdir. Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in mücadelesi üzerinden yükselen destan, yenilginin tarihin son sözü olmadığını; özgürlük, eşitlik ve kardeşlik düşüncesinin kuşaktan kuşağa taşınabileceğini hatırlatıyor.

Bir Destandan Daha Fazlası: Tarihin Susturamadığı Ses

Nazım Hikmet’in Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Türkçe edebiyatın en güçlü toplumsal ve siyasal şiirlerinden biridir. Şair, Osmanlı tarihinin çalkantılı bir döneminde ortaya çıkan Şeyh Bedreddin hareketini anlatırken yalnızca geçmişte yaşanmış bir isyanı yeniden canlandırmaz. Aynı zamanda insanın insan tarafından sömürülmediği, toprağın ve emeğin ortak yaşamın hizmetinde olduğu, farklı inanç ve kimliklerin kardeşçe yaşayabildiği bir dünyanın özlemini dile getirir.

Nazım ustanın kaleme aldığı destanın merkezinde, insanın yalnızca kendi özgürlüğü için değil, başkalarının özgürlüğü için de mücadele etmesi gerektiği düşüncesi vardır. Şair, tarihsel olayları kuru bir kronolojiye dönüştürmek yerine şiirin, halk anlatısının ve toplumsal belleğin diliyle yeniden kurgular. Bu nedenle eser, tarihsel gerçeklikten beslenmekle birlikte bir tarih kitabı değil, güçlü bir edebî ve ideolojik yorumdur. Destanın önemi ve değeri de burada ortaya çıkıyor. Çünkü okuru yalnızca geçmişe götürmez; aynı zamanda yaşadığı çağın adaletsizlikleriyle yüzleşmeye çağırır.

Nazım Hikmet’in anlatısında tarih, yalnızca hükümdarların, savaşların ve devletlerin tarihi değildir. Toprağı işleyen köylülerin, üretimin yükünü omuzlayan emekçilerin, inançlarından ve düşüncelerinden dolayı dışlanan insanların da tarihidir. Destan, egemenlerin yazdığı tarihin karşısına ezilenlerin belleğini çıkarırken toplumsal mücadelelerin yalnızca sonuçlarıyla değil, uğruna verildikleri değerlerle de değerlendirilmesi gerektiğini gösterir.

Saltanatın İhtişamı Karşısında Halkın Yoksulluğu

Destan, Osmanlı sarayının zenginliği ile halkın yaşadığı yoksulluk arasındaki keskin karşıtlıkla başlar. Bir tarafta Bursa ipeklileri, Kütahya çinileri, gümüş ibrikler ve ihtişamlı sofralar vardır. Diğer tarafta toprağından koparılan köylüler, emeğinin karşılığını alamayan insanlar, aç çocuklar ve geleceğe dair umutlarını kaybeden emekçiler bulunur. Nazım Hikmet, bu karşıtlığı yalnızca dönemin ekonomik düzenini anlatmak için kullanmaz; siyasal iktidarın zenginliği ile halkın yoksulluğu arasındaki ilişkinin sorgulanmasını ister.

Şairin daha ilk bölümde kullandığı “topraksız insanın” ve “insansız toprağın” ifadeleri, bu düzenin yarattığı çelişkiyi bütün açıklığıyla ortaya koyar. Toprak vardır, onu işleyecek insanlar da vardır; ancak üretim ilişkileri, insanla toprağı birbirinden uzaklaştırmaktadır. İznik anlatısında karşımıza çıkan aç çocuklar, yoksulluk içindeki kadınlar ve türkü söylemeyen gençler ise ekonomik eşitsizliğin yalnızca geçim koşullarını değil, insanların umutlarını ve yaşama sevincini de etkilediğini gösterir.

Destanda toprak, yalnızca bir üretim aracı değildir. İnsanın yaşamıyla, alın teriyle ve geleceğiyle bütünleşen temel bir değerdir. Toprağı işleyenlerin onun üzerinde söz sahibi olamaması, eserdeki başkaldırının toplumsal temelini oluşturur. Bu nedenle Şeyh Bedreddin hareketi, Nazım’ın anlatımında yalnızca dinî ya da düşünsel bir itiraz olarak değil, mevcut mülkiyet ve iktidar ilişkilerine karşı gelişen bir toplumsal mücadele olarak belirir. Üretenler yoksulluk içinde yaşarken üretimin nimetlerinden neden başkaları yararlanmaktadır? Şairin destan boyunca sorguladığı bu çelişki, günümüzün gelir dağılımı, emek ve toplumsal adalet tartışmaları açısından da geçerliliğini korumaktadır.

Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Ortak Yaşam Düşüncesi

Şeyh Bedreddin, tarihsel kimliği bakımından dinî ilimlerle ilgilenmiş bir düşünür ve hukukçudur. Ancak Nazım Hikmet’in destanındaki Bedreddin, tarihsel kişiliğinin ötesine geçen simgesel bir anlam kazanır. O, adaletsizliği gören, halkın acısını kendi yüreğinde hisseden ve mevcut düzenin değişmesi gerektiğine inanan bir düşünce ve mücadele insanıdır. Destanda İznik’te bulunan Bedreddin’in çevresinde Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in yer alması, düşünce ile toplumsal eylem arasındaki ilişkinin kurulmasını sağlar.

Bedreddin’in düşünsel arayışı, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in halk içindeki mücadelesiyle toplumsal bir harekete dönüşür. Burada önemli olan, inancın yalnızca bireysel bir kurtuluş meselesi olarak ele alınmamasıdır. İnanç, insanın yaşadığı dünyaya, diğer insanlarla kurduğu ilişkilere ve adalet arayışına karşı sorumluluk taşıyan bir anlayışla buluşur. Nazım Hikmet’in Bedreddin yorumunda düşünce, yaşamdan kopuk değildir. İnsanların açlığına, yoksulluğuna ve ezilmişliğine kayıtsız kalan bir anlayışın toplumsal karşılığı sorgulanır.

Destanın en güçlü bölümlerinden biri, Börklüce Mustafa ve yoldaşlarının Karaburun’daki mücadelesidir. Burada toprak, deniz, güneş, üzüm, incir ve insan emeği aynı yaşamın birbirini tamamlayan parçaları hâline gelir. Börklüce Mustafa’nın temsil ettiği düşünce, yalnızca yoksulluğun ortadan kaldırılması değildir. İnsanların birlikte üretmesi, birlikte paylaşması ve birbirini eşit görmesi üzerine kurulu bir yaşam arayışıdır.

Bu düşünce, destanın en unutulmaz ifadelerinden biri olan “yanağından gayrı her şeyde / her yerde / hep beraber” sözlerinde somutlaşır. Nazım Hikmet, ortaklaşmayı yalnızca mülkiyet meselesi olarak ele almaz. Balık ağlarının birlikte çekilmesi, demirin birlikte işlenmesi, toprağın birlikte sürülmesi ve ürünlerin paylaşılması üzerinden yeni bir toplumsal yaşamın nasıl kurulabileceğini düşündürür. Böylece eşitlik, yalnızca siyasal bir hedef değil, gündelik yaşamın içinde karşılık bulması gereken bir değer olarak belirir.

Destanda toprağın doğurgan bir varlık olarak tasvir edilmesi de bu düşünceyi güçlendirir. Şairin “en büyük, en güzel kadın” sözleriyle betimlediği toprak, yaşamın kaynağıdır. İnsan emeğiyle birleştiğinde herkesin ihtiyaçlarını karşılayabilecek bu bereketin belirli güçlerin ayrıcalığına dönüşmesi, destanın temel toplumsal çelişkisini oluşturur. Nazım, doğanın zenginliği ile insanın yoksulluğu arasındaki karşıtlığı görünür kılarak paylaşım düşüncesini somut bir yaşam meselesi hâline getirir.

Farklı İnançlardan İnsanların Ortak Mücadelesi ve Alevi Yoluyla Düşünsel Yakınlık

Destanın dikkat çekici yönlerinden biri, farklı inanç ve topluluklardan insanların aynı mücadelede buluşmasıdır. Nazım Hikmet, Karaburun’daki direnişi anlatırken Aydınlı Türk köylülerini, Sakızlı Rum gemicileri ve Yahudi esnafını aynı saflarda gösterir. Bu birliktelik, destanın yalnızca sınıfsal değil, kültürel ve inançsal çoğulculuğa dayanan bir kardeşlik anlayışı da taşıdığını ortaya koyar.

Şairin anlatısında insanları bir araya getiren, aynı dili konuşmaları ya da aynı inanca sahip olmaları değildir. Onları buluşturan, emeğin karşılığını bulduğu, insanların birbirini sömürmediği ve herkesin eşit haklarla yaşayabildiği bir düzen kurma özlemidir. Bu yönüyle destan, dinî ve etnik farklılıkların düşmanlık gerekçesine dönüştürülmesine karşı ortak yaşamın olanaklarını gündeme getirir. Günümüzde savaşların, mezhep çatışmalarının, milliyetçi düşmanlıkların ve kimlik temelli ayrımcılığın yaşandığı bir dünyada bu yaklaşım önemini korumaktadır. Çünkü destanın ortaya koyduğu kardeşlik, farklılıkların yok edilmesine değil, farklılıklarla birlikte ortak bir yaşam kurulmasına dayanır.

Şeyh Bedreddin Destanı’nı Alevi-Bektaşi düşünce dünyası açısından değerlendirdiğimizde özellikle insan sevgisi, eşitlik, paylaşım ve zulme karşı duruş bakımından dikkat çekici yakınlıklar görürüz. Alevi Yol ve Erkânı’nda önemli bir yere sahip olan rızalık anlayışı, insan ilişkilerinde karşılıklı sorumluluğu, hakkaniyeti ve gönüllü birlikteliği esas alır. Destanda tasvir edilen kardeş sofrası, birlikte üretme ve paylaşma düşüncesi, bu anlayışla güçlü bir düşünsel bağ kurmaya elverişlidir. Aynı şekilde Alevi-Bektaşi geleneğinde insanın değeri, emeğe verilen önem ve zulme karşı duruş, destanın temel temalarıyla buluşur.

Ancak burada tarihsel bir ayrımı korumak gerekir. Şeyh Bedreddin hareketini bütünüyle Alevi yolu ve inancıyla özdeşleştirmek ya da destanda anlatılan her düşünceyi doğrudan Alevi öğretisinin tarihsel ifadesi olarak sunmak doğru olmaz. Bedreddin’in düşünsel mirası, farklı tarihsel, tasavvufi ve toplumsal geleneklerle ilişkili çok yönlü bir mirastır. Buna karşılık Nazım Hikmet’in destanında öne çıkan eşitlik, kardeşlik ve paylaşım değerleriyle Alevi yolunun insana ve topluma ilişkin değerleri arasında anlamlı bir düşünsel yakınlık bulunduğu söylenebilir.

Bu yakınlığın daha somut biçimde görülebileceği yerlerden biri, destanın sonunda yer alan “Ahmed’in Hikâyesi”dir. Bu bölümde köylülerin inançsal kimliğine ilişkin dışarıdan yapılan tanımlamalar, Anadolu ve Rumeli’nin çok katmanlı inanç tarihini düşündürür. Ancak bu anlatımdan hareketle köy halkının kesin biçimde belirli bir inanç topluluğuna mensup olduğunu söylemek mümkün değildir. Önemli olan, şairin farklı görülen ve otoriteyle çatışma yaşayan insanların hikâyesini toplumsal belleğin bir parçası olarak değerlendirmesidir.

Karaburun’da Yenilgi, Serez’de İdam: Bastırılamayan Eşitlik Özlemi

Nazım Hikmet, Karaburun’daki halk ayaklanmasının kanlı biçimde bastırılmasını ve Börklüce Mustafa ile yoldaşlarının uğradığı ağır kayıpları, dönemin tarihsel ve toplumsal koşulları içinde ele alır. Şairin anlatısında on bin kişilik direnişçi topluluğunun iki bine düşmesi, mücadelenin uğradığı askerî yenilginin boyutlarını ortaya koyar. Ancak bu yenilgi, halkın eşitlik, özgürlük ve ortak yaşam uğruna verdiği mücadelenin tarihsel anlamını ortadan kaldırmaz. Birlikte üretme, paylaşma ve kardeşçe yaşama düşüncesi, ayaklanmanın bastırılmasına rağmen destanın temel değerleri olarak varlığını sürdürür.

Destanın bu bölümünde dikkat çekici olan, Nazım’ın direnişçilerin uğradığı yenilgiyi anlatmadan önce onların nasıl bir dünya kurmak istediklerini göstermesidir. Okur böylece yalnızca savaşta yaşamını yitiren insanlarla değil, onların uğruna mücadele ettikleri toplumsal değerlerle de karşılaşır. Karaburun’daki yenilgi, bu nedenle yalnızca askerî bir başarısızlık olarak değerlendirilemez. Şair, halkın eşitlik ve özgürlük mücadelesini, uğradığı yenilginin ötesinde tarihsel bir başkaldırı olarak ele alır.

Nazım Hikmet, tarihsel olayların ekonomik ve toplumsal koşullarla açıklanabileceğini kabul ederken yaşanan acılar karşısındaki insani duyarlılığını ve öfkesini de korur. “Ama bu yürek” diye başlayan itiraz, yenilginin tarihsel nedenlerini bilmenin, yaşamını yitirenlerin acısına kayıtsız kalmak anlamına gelmediğini gösterir. Şair, tarihsel çözümleme ile insani duyarlılığı birbirinden ayırmaz. Yenilginin nedenlerini anlamaya çalışırken direnişçilerin düşlerini, umutlarını ve uğradıkları haksızlığı da görünür kılar.

Şeyh Bedreddin’in Serez’de idam edilmesi ise destanın en sarsıcı sahnelerinden biridir. Nazım Hikmet bu bölümde büyük söylevlere başvurmaz. Yağmurun çiselemesi, karanlık çarşı ve sessizlik üzerinden Bedreddin’in idamını ve bu ölümün yarattığı derin acıyı anlatır. “Yağmur çiseliyor” sözlerinin tekrarı, sahnenin ağırlığını giderek artırır. Serez çarşısının sessizliği, yalnızca bir insanın öldürülmesini değil, onun temsil ettiği düşüncenin de susturulmaya çalışılmasını simgeler.

Ancak destan, Bedreddin’in ölümüyle sona ermez. Nazım Hikmet, onun düşüncelerinin ve mücadele mirasının sonraki kuşakların belleğinde nasıl yaşamaya devam edebileceğini sorgular. Burada söz konusu olan, tarihsel yenilgiyi yok saymak değil, yenilginin bir halk hareketinin bütün tarihsel kazanımlarını ve düşünsel mirasını ortadan kaldırmadığını göstermektir. Destanda ayaklanma yenilgiye uğrar; fakat eşitlik, özgürlük ve kardeşlik düşüncesi yenilginin sınırlarını aşarak geleceğe taşınır.

Tornacı Şefik’in Gömleği ve Ahmed’in Hikâyesi: Geçmişten Bugüne Uzanan Bellek

Şeyh Bedreddin Destanı’nın edebî gücü, yalnızca anlattığı olaylardan kaynaklanmaz. Nazım Hikmet, şiir ile düzyazıyı, tarihsel anlatıyla düşsel yolculuğu, halk söyleyişleriyle modern şiirin ritmini bir araya getirir. Destanın anlatıcısı, geçmişin içinde yolculuk ederken kendi çağının deneyimlerini de yanında taşır. Böylece 15. yüzyıl ile şairin yaşadığı dönem arasında güçlü bir bağ kurulur.

Eserin sonunda yer alan “Tornacı Şefik’in Gömleği” bölümü, bu bağın anlaşılması açısından özellikle önemlidir. Anlatıcı, geçmişe yaptığı yolculuğun ardından cezaevi koğuşunda uyanır. Kendisine rehberlik ettiğini düşündüğü kişinin beyaz gömleğinin, gerçekte koğuş arkadaşı Tornacı Şefik’e ait olduğunu öğrenir. Bu sahne, ilk bakışta düşsel yolculuğun açıklaması gibi görünse de daha derin bir anlam taşır. Şairin geçmişe açılan kapısı, kendi yaşadığı dönemin emekçi dünyasında bulunmaktadır.

Tornacı Şefik’in gömleği, böylece sıradan bir eşya olmaktan çıkar. Geçmişin mücadeleleriyle bugünün emekçileri arasında kurulan ilişkinin simgesine dönüşür. Nazım Hikmet, Bedreddin hareketini anlatırken tarihi yalnızca geçmişte kalmış olaylar bütünü olarak görmediğini ortaya koyar. Eşitlik, özgürlük ve adalet arayışının farklı dönemlerde farklı biçimlerde sürdüğünü düşündürür.

Bu düşünce, “Ahmed’in Hikâyesi” bölümünde daha da belirginleşir. Ahmed, Balkan Savaşı öncesinde çocukken dedesiyle birlikte Rumeli’de ziyaret ettiği bir köyü anlatır. Köyün insanları, onlara eşlik eden jandarmanın gözünde vergi vermeye direnen, otoriteye kolayca boyun eğmeyen insanlardır. Jandarma, köylülerin inançsal kimliğini de kesin biçimde tanımlayamaz; onları alışılmış dinî sınıflandırmaların dışında görür ve Kızılbaş olabileceklerini düşünür.

Bu anlatım, yalnızca köylülerin inancına ilişkin bir ayrıntı değildir. Devlet otoritesinin, kendisine boyun eğmeyen ve yerleşik kalıplara uymayan topluluklara nasıl baktığını da düşündürür. Köylülerin vergiye karşı tutumu ile inançsal farklılıklarının aynı anlatıda yer alması, siyasal ve toplumsal dışlanmanın çeşitli biçimlerinin birbirine nasıl bağlanabildiğini gösterir.

Köye girişte yaşanan bir olay da bu bakımdan anlamlıdır. Arabacının kendilerine havlayan köpeğe kırbaçla vurması üzerine bir köylünün verdiği tepki, sıradan görünen bir sahnede bile otorite ve güç ilişkilerinin sorgulanabildiğini ortaya koyar. Nazım Hikmet, böylece büyük tarihsel olaylardan gündelik yaşamın küçük çatışmalarına uzanan bir anlatı kurar.

“Ahmed’in Hikâyesi”nin önemi, Bedreddin hareketinin tarihsel mirasını tek bir örgütsel veya inançsal devamlılık iddiasına indirgemesinde değildir. Asıl önem, başkaldırı, bağımsızlık ve haksızlığa karşı duruş gibi tutumların halkın belleğinde nasıl yaşayabildiğini göstermesidir. Geçmişteki mücadelelerin izleri bazen bir destanda, bazen bir köy anlatısında, bazen de insanların otorite karşısındaki davranışlarında yeniden karşımıza çıkar.

Bu nedenle destanın son bölümleri, Şeyh Bedreddin’in idamıyla kapanmış görünen tarihsel hikâyeyi yeniden açar. Bir yanda cezaevi koğuşundaki tornacı, diğer yanda Rumeli’deki köylüler vardır. Farklı dönemlerin bu insanları, adalet ve özgürlük arayışının toplumsal bellekte nasıl sürdüğünü düşündüren anlatı halkaları hâline gelir.

Bugünün Dünyasında Şeyh Bedreddin Destanı Ne Söylüyor?

Aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen destanın ele aldığı temel meselelerin önemli bir bölümü güncelliğini korumaktadır. Gelir ve servet eşitsizliği, emeğin sömürülmesi, savaşlar, inanç ve kimlik temelli ayrımcılık, siyasal baskılar ve insanların ortak yaşam olanaklarının daraltılması, günümüz toplumlarının da temel sorunları arasındadır.

Şeyh Bedreddin Destanı, bu sorunlara hazır ve değişmez çözümler sunan bir program değildir. Ancak insanın nasıl bir toplumda yaşamak istediği üzerine düşünmesini sağlayan güçlü sorular ortaya koyar. Bir toplumda adalet yalnızca yasalarla mı sağlanır, yoksa insanların yaşam koşullarında da karşılık bulmalı mıdır? Özgürlük, yalnızca güçlülerin kullanabildiği bir ayrıcalık olduğunda gerçekten özgürlük müdür? İnsanlar farklı inançlara ve kimliklere sahip oldukları hâlde eşitlik temelinde ortak bir gelecek kurabilir mi? Toplumsal dayanışma, yalnızca zor zamanlarda başvurulan geçici bir ilişki mi, yoksa kalıcı bir yaşam anlayışı mı olmalıdır?

Nazım Hikmet’in destanı, okuru bu sorularla yüzleştirirken geçmişteki mücadeleleri bugünün dünyasına değişmeden uygulanabilecek modeller olarak sunmaz. Tarihsel koşulların farklılığını düşündürürken adalet, emek ve özgürlük arayışının sürekliliğini görünür kılar. Eserin bugün de okunmasını ve tartışılmasını değerli kılan, geçmişteki bir mücadeleyi anlatırken geleceğe ilişkin düşünme olanağı yaratmasıdır.

Bedreddin’in Mirası Bir Hatıra Değil, Yaşayan Bir Soru

Nazım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanı, yenilmiş bir toplumsal hareketin ardından yazılmış bir ağıttan çok daha fazlasıdır. Bu eser, adaletin olmadığı yerde huzurun, eşitliğin olmadığı yerde kardeşliğin ve özgürlüğün olmadığı yerde insan onurunun eksik kalacağını hatırlatan güçlü bir edebî anlatıdır. Şeyh Bedreddin’in düşünsel arayışı, Börklüce Mustafa’nın ortak yaşam özlemi ve Torlak Kemal’in mücadelesi, destanda insanlığın eşitlik ve özgürlük arayışının simgelerine dönüşür.

Nazım Hikmet’in şiirinde asıl kalıcı olan, tek tek kişilerden önce onların temsil ettiği düşüncelerdir. İnsanların birbirini sömürmeden, farklılıklarından dolayı düşmanlaşmadan, emeğin ve yaşamın değerini birlikte koruyarak yaşayabileceği bir dünyanın mümkün olduğu düşüncesi, destanın merkezinde yer alır. Bu nedenle Şeyh Bedreddin Destanı’nı okumak, yalnızca tarihin bir dönemini anlamak değildir. Bugünün dünyasında adaleti, eşitliği, inanç özgürlüğünü ve birlikte yaşamı yeniden düşünmek ve bunların gerçekleşmesi için mücadele etmektir.

Destanın son bölümlerinde geçmiş ile bugün arasında kurulan bağ, aynı zamanda geleceğe yönelen bir sorumluluğu da hatırlatır. Çünkü tarih yalnızca kazananların hikâyesi değildir. Yenilenlerin düşleri, uğruna mücadele ettikleri değerler ve sonraki kuşaklara bıraktıkları mücadele mirası insanlığın ortak geleceğini şekillendirmeye devam eder.

Şeyh Bedreddin Destanı’nın yüzyılları aşan asıl gücü burada saklıdır. Nazım Hikmet, geçmişte kanlı biçimde bastırılan bir halk ayaklanmasının eşitlik, özgürlük ve kardeşlik özlemini şiirin diliyle yeniden yaşatırken, bu mücadelenin tarihsel mirasını da günümüze taşır. Böylece destan, yalnızca geçmişin direnişlerini anlatan bir eser olmaktan çıkar; sömürünün, eşitsizliğin ve baskının olmadığı, insanların kardeşçe ve insanca yaşayabileceği bir dünya uğruna sürdürülen mücadelenin kuşaktan kuşağa aktarılan güçlü bir sesi hâline gelir.


WhatsApp at  | +49 17623699769 | info@alevihaberagi.com | Web | + posts

Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.

Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.

Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı

By Alevi Haber Ağı

Sevgili Canlar, Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir. Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır. Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir. Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir. Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can! Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir. Saygı ve sevgilerimizle… Alevi Haber Ağı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir