✍️ Roj Arslan-Gülçehre

Bir insana sorumluluk vermek, başkalarının söz hakkını ona teslim etmek değildir. Ortak yaşamı güçlendiren görev, onu üstlenen kişiyi vazgeçilmez kılan değil, topluluğu kendi kararlarını verebilir hâle getiren görevdir.

✍️ Roj Arslan-Gülçehre

Görev Ne Zaman Egemenliğe Dönüşür?

Bir dernek toplantısı düşünelim. Masada herkes var, fakat gündemi birkaç kişi biliyor. Gönüllüler çalışıyor, ancak paranın nasıl harcandığına ilişkin bilgiler yalnız yöneticilerde bulunuyor. Gençlerden katkı bekleniyor, karar zamanı geldiğinde ise deneyimsiz oldukları söyleniyor.

Bir üye hesabı sorunca da şu yanıt geliyor:

“Biz bu kuruma yıllarımızı verdik.”

Emek elbette değerlidir. Peki geçmişte verilen emek, bugünün kararlarını tek başına belirleme hakkı doğurur mu?

DDP72’de yayımlanan “İnsan Hiyerarşiye Mahkûm mudur?” dizisi, bu soruyu aileden devlete, mülkiyetten inanç kurumlarına, modern çalışma yaşamından sivil topluma uzanan bir çerçevede tartışıyor.

Dizinin merkezindeki ayrım açık:

Görev paylaşımı ile insanlar üzerinde egemenlik kurmak aynı şey değildir.

Her Görev Bir Üstünlük mü Doğurur?

Ortak bir işte farklı sorumluluklara ihtiyaç duyabiliriz. Bir kişi teknik bilgiye sahiptir, bir başkası hesapları düzenler, diğeri toplantının akışını gözetir.

Herkesin aynı işi yapmaması, insanların farklı değerde olduğu anlamına gelmez.

Bir toplantıda söz sırasını düzenlemek için verilen yetkiyi düşünelim. Bu görev, insanların birbirini duyabilmesine yardımcı olur. Fakat görevli, kendisine karşı çıkanların sözünü kesmeye başladığında ortak işleyişi koruyan yetki başka bir şeye dönüşür.

Artık toplantıyı düzenlemekten çok, toplantının ne düşüneceğini belirlemeye çalışmaktadır.

Benzer biçimde, bir mühendisin teknik değerlendirmesine ihtiyaç duymamız, bütçeyi ve projenin amacını da tek başına belirlemesini gerektirmez. Uzmanlığı dikkate almakla bütün kararları uzmana bırakmak arasında bir sınır vardır.

Yetkinlik, bir konuda bilgi sahibi olmaktır; başkalarının iradesinin sahibi olmak değildir.

İtaati İlk Nerede Öğreniyoruz?

Güç ilişkileriyle ilk karşılaşmamız her zaman bir devlet dairesinde veya iş yerinde gerçekleşmez. Evde duyduğumuz sözlerde de bu ilişkilerin izleri bulunabilir.

“Büyükler konuşurken susulur.”

“Ben senin iyiliğini bilirim.”

“Bu evde son sözü ben söylerim.”

Çocuğu korumak ve ona rehberlik etmek yetişkinin sorumluluğudur. Ancak koruma görevi, çocuğun düşüncesini bütünüyle yok saymanın gerekçesi olmamalıdır.

Dizinin “Aile Hiyerarşinin İlk Okulu mudur?” bölümü bu nedenle önemlidir. Ailenin hem dayanışmanın hem de susmayı öğrenmenin alanı olabileceğini sorgular.

Bir çocuğun görüşünü dinlemek, bütün kararları ona bırakmak demek değildir. Düşüncesinin önemsendiğini görmesini sağlamaktır. Bir yetişkinin yanıldığını kabul edebilmesi de saygınlığını ortadan kaldırmaz; sorumluluğu davranışıyla göstermesine olanak verir.

Geçmişi Tek Bir Merdiven Gibi Okuyamayız

İnsanlığın geçmişini, küçük topluluklardan başlayıp zorunlu olarak tek bir yönetim biçimine ulaşan düz bir yol gibi düşünmek yanıltıcıdır.

Dizi; ilk toplulukları, yerleşik yaşamı, mülkiyet ilişkilerini ve devletin oluşumunu ele alırken bu basit açıklamayı sorguluyor. Geçmişi kusursuz bir eşitlik çağı olarak da sunmuyor.

Buradan bugüne taşınabilecek soru somuttur:

Ortak yaşamı kim üretiyor, kaynakları kim denetliyor, kullanımına kim karar veriyor?

Bir köyde su yolunu herkesin emeğiyle onardığımızı düşünelim. Harcamaların hesabını sormak, işi üstlenen kişiye hakaret değildir. Ortak emeğin nasıl kullanıldığını öğrenme hakkıdır.

Toprağın, paranın veya bilginin denetimi birkaç kişide toplandığında, bu kaynakların karar gücüne nasıl dönüştüğüne de bakmalıyız.

Eleştirdiğimiz Düzen Kendi Kurumumuzda mı Yaşıyor?

Bir kurumun eşitliği savunması, kendi içinde eşit ilişkiler kurduğunu tek başına göstermez.

Demokrasi isteyen bir dernekte eleştiri sadakatsizlik sayılabilir. Katılım çağrısı yapan bir yapıda üyelerin görevi yalnız alınmış kararları uygulamakla sınırlanabilir. Fedakârlığıyla tanınan biri, zamanla kendisini bütün işlerin tek yetkilisi gibi görmeye başlayabilir.

“Sivil Toplum Neden Eleştirdiği Düzeni Tekrarlar?” bölümü, bu çelişkiyi kurumları değersizleştirmek için değil, taşıdıkları dayanışma imkânını korumak için ele alıyor.

Burada yalnız yöneticilere bakmak yeterli değildir. Bütün işleri aynı kişilere bırakıp sonra onların vazgeçilmezliğinden yakınan bizler de sorumluluğumuzu düşünmeliyiz. Katılım, söz hakkının yanında işin yükünü uygun biçimde paylaşmayı da gerektirir.

Ancak daha çok para verenin veya daha çok zamanı olanın sözü, diğerlerinin sözünden kendiliğinden üstün sayılamaz.

Alevî Toplumunda Hizmetin Ölçüsü Ne Olmalı?

Dizinin “Hiyerarşi Karşısında Alevi Toplumu” bölümü, sorgulamayı kendi toplumsal ilişkilerimize taşıyor.

Alevî toplumu farklı ocakları, sürekleri, dilleri ve yaşam deneyimlerini içerir. Bu çeşitliliği tek bir uygulamaya indirgemeden, savunduğumuz değerlerin günlük hayatta ne kadar karşılık bulduğunu değerlendirebiliriz.

Rızalıktan söz ediyorsak, insanın razı olmadığını söyleyebilmesi de önemlidir. Can eşitliğini savunuyorsak, kadının emeğinin yanında karar yetkisini de görmeliyiz. Gençleri geleceğimiz sayıyorsak, bugünkü sorularını sürekli ertelememeliyiz.

Bir ailenin taşıdığı hafıza ve hizmet birikimi değerlidir. Ancak soy, bir insanın diğerlerinden daha değerli olmasının gerekçesi olamaz. Unvan da hesap vermekten muafiyet sağlamamalıdır.

Bu iç eleştiri, Alevîlere yönelik ayrımcılığı haklı çıkarmaz. Dışarıda eşit hakları savunmakla içeride ilişkilerimizi yenilemek birlikte yürütülebilecek sorumluluklardır.

Başka Türlü Örgütlenmek Nereden Başlar?

Yalnız makamları kaldırmak yeterli olmayabilir. Yazılı görevlerin olmadığı yerde de bilgiyi, kaynakları ve ilişkileri elinde tutan kişiler belirleyici olabilir.

Bu nedenle “Hiyerarşisiz Toplum mu, Denetlenebilir Yetki mi?” sorusu bizi uygulanabilir güvenceler düşünmeye çağırıyor.

Görevin amacı ve sınırı belli olmalı. Karardan etkilenenler gerekli bilgiye ulaşabilmeli. Harcamalar izlenebilmeli. İtiraz, yalnız hakkında itiraz edilen kişinin değerlendirmesine bırakılmamalı. Yeni insanlar öğrenebilmeli ve görev devri olağan karşılanmalı.

Bunları küçük bir ortak çalışmada deneyebiliriz: Bir onarım, eğitim faaliyeti veya dayanışma kampanyası. İşi planlarken kararı da paylaşır, bitirirken sonucu ve hesabı birlikte değerlendiririz.

Belki de en açıklayıcı sorumuz şudur:

Bizden sonra gelenler, kurduğumuz işi anlayıp sürdürebilecek mi?

Yanıt yalnız “Ben olmazsam yürümez” ise o işleyişi yeniden düşünmeliyiz.

İnsanın birlikte yaşamaya ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacın, bir insanın diğerlerine sürekli hükmetmesinin gerekçesine dönüşmesine razı olmak zorunda değiliz.

Görevin değeri, onu üstlenen kişinin ne kadar büyüdüğünde değil, birlikte çalışan insanların ne kadar güçlendiğinde aranmalıdır.

Yol bir, sürek binbir.

Àşk ile…

✍️ Roj Arslan-Gülçehre

Okura not: Bu değerlendirmeye kaynaklık eden “İnsan Hiyerarşiye Mahkûm mudur?” dizisinin yayımlanmış yazılarına DDP72’deki dizi sayfasından ulaşabilirsiniz. Aileden devlete, inançtan sivil topluma uzanan tartışmayı ilgili bölümler üzerinden ayrıntılı okuyabilirsiniz.