✍️ Hasan Subaşı

📨 e-posta

Bugün yanıt bekleyen temel soru, ezilenlerin ve emekçilerin örgütlü güçlerinin kendi farklılıklarını ortadan kaldırıp kaldıramayacağı değil; bu farklılıkları koruyarak eşitlik, özgürlük, barış ve toplumsal adalet temelinde ortak bir gelecek inşa etmek üzere Avrupa ölçeğinde birleşik bir mücadele platformu oluşturmayı başarıp başaramayacağıdır. Bu sorunun yanıtı, yalnızca kurulacak bir platformun geleceğini değil, Avrupa’da ırkçılığa, aşırı sağa ve savaş politikalarına karşı demokratik dayanışmanın ne ölçüde güçlenebileceğini de belirleyecektir.

✍️ Hasan Subaşı

Avrupa, ekonomik ve toplumsal krizlerin derinleştiği, sosyal hakların baskı altında kaldığı, savaş ve silahlanma politikalarının siyasi gündemde daha fazla yer tuttuğu tarihsel bir dönemden geçiyor. Aşırı sağ ve ırkçı hareketler, büyüyen toplumsal hoşnutsuzluğu göçmenlere yöneltmeye çalışırken emekçilerin ortak sorunları giderek görünmez hale getiriliyor. Bu koşullarda Türkiyeli göçmen örgütlerinin, Alevi kurumlarının, demokratik kitle örgütlerinin, sendikaların, kadın ve gençlik hareketlerinin Avrupa’daki antifaşist ve demokratik güçlerle ortak mücadele zeminlerini geliştirmesi, yalnızca güncel bir ihtiyaç değil, geleceğe ilişkin tarihsel bir sorumluluk olarak öne çıkıyor.

Avrupa’da Yükselen Aşırı Sağ: Krizin Siyasal ve Toplumsal Arka Planı

Avrupa’da yaşanan siyasal gelişmeler, yalnızca seçim sonuçlarıyla ya da aşırı sağ partilerin oy oranlarındaki değişimlerle açıklanamayacak kadar derin bir toplumsal dönüşüme işaret ediyor. Almanya’da AfD’nin güç kazanması, Fransa’da aşırı sağın siyasi etkisini artırması, İtalya’da Giorgia Meloni hükümetinin politikaları ve Avrupa’nın farklı ülkelerinde göçmen karşıtı hareketlerin görünürlüğünün artması, kaçınılmaz olarak kıtanın siyasal geleceğine ilişkin tartışmaları yeniden gündeme taşıyor. Ancak aşırı sağın yükselişini yalnızca milliyetçi söylemlerin yaygınlaşmasıyla açıklamak, bu gelişmelerin arkasındaki ekonomik ve sınıfsal ilişkileri gözden kaçırmamıza yol açar.

Avrupa’da uzun yıllardır uygulanan neoliberal politikalar, özelleştirmeler, kamu hizmetlerinde kesintiler, güvencesiz çalışma biçimleri ve gelir dağılımındaki eşitsizlikler, toplumun geniş kesimlerinin yaşam koşullarını olumsuz etkiliyor. Bir zamanlar sosyal devletin sunduğu güvencelerle geleceğe daha güvenle bakabilen milyonlarca insan, bugün işsizlik, düşük ücretler, yüksek kiralar, barınma krizi ve emeklilik haklarının geriletilmesi gibi sorunlarla karşı karşıya bulunuyor. Ekonomik belirsizlik yalnızca en yoksul kesimleri değil, orta sınıfları da etkiliyor. Geleceğini güvence altında göremeyen, toplumsal konumunu kaybetme korkusu yaşayan ve siyasal kurumlara güveni azalan kesimler, kolay ve kesin çözümler vaat eden hareketlere yönelebiliyor. Aşırı sağ da bu toplumsal güvensizlik ortamında kendisine siyasal alan açıyor.

Kapitalizmin Krizi ve Toplumsal Öfkenin Yönlendirilmesi

Kapitalist ekonomik sistemin yaşadığı krizler yalnızca üretim, tüketim ve finans alanlarında ortaya çıkmaz. Aynı zamanda toplumsal ilişkileri, siyasal kurumları ve insanların birbirlerine bakışını da etkiler. İşsizlik arttığında, ücretler yaşam maliyetlerinin gerisinde kaldığında ve kamusal hizmetler yetersizleştiğinde toplumda hoşnutsuzluk büyür. Bu hoşnutsuzluğun hangi siyasal doğrultuya yöneleceği ise kendiliğinden belirlenmez.

Bir yanda sorunların nedenlerini ekonomik eşitsizliklerde, sermaye birikiminin yapısında, kamusal kaynakların dağılımında ve siyasal tercihlerde arayan yaklaşımlar bulunuyor. Diğer yanda ise toplumsal krizi belirli kimliklerin, göçmenlerin veya azınlıkların varlığıyla açıklamaya çalışan dışlayıcı söylemler gelişiyor.

Aşırı sağın en önemli siyasal araçlarından biri, karmaşık ekonomik sorunlara basitleştirilmiş düşman imgeleri üzerinden yanıt vermesidir. İşsizlikten göçmenler, konut krizinden yabancılar, kamu hizmetlerindeki yetersizliklerden sığınmacılar sorumlu tutulduğunda, ekonomik ve siyasal kararları alan kurumların sorumluluğu ikinci plana itiliyor. Böylece toplumsal öfke, eşitsizliğin yapısal nedenlerinden uzaklaştırılarak aynı sorunları yaşayan farklı toplumsal kesimlerin birbirlerine yönelmesine neden olabiliyor. Bu mekanizma yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Aynı zamanda sınıfsal dayanışmanın zayıflatılması ve toplumun kimlikler üzerinden ayrıştırılması sürecidir.

Göçmenler Krizin Nedeni Değil, Krizden Etkilenen Toplumun Bir Parçasıdır

Avrupa’da göçmenlerin karşı karşıya bulunduğu sorunlar, yerli emekçilerin yaşadığı sorunlardan bütünüyle bağımsız değildir. Bir fabrikada çalışan Türkiyeli işçi ile Alman işçinin, bir hastanede çalışan göçmen sağlık emekçisi ile Fransız meslektaşının, güvencesiz işlerde çalışan gençlerle emeklilik haklarını korumaya çalışan yaşlıların ekonomik çıkarları birçok noktada ortaklaşır.

Düşük ücretler, güvencesiz istihdam, artan kiralar, yetersiz sosyal konutlar ve kamu hizmetlerinin zayıflaması, farklı kökenlerden milyonlarca insanı etkiliyor. Elbette göçmenler bunlara ek olarak ayrımcılık, oturum güvencesizliği, dil engelleri ve ırkçı saldırılar gibi özgül sorunlarla da karşılaşıyor. Ancak bu farklılıklar, ortak toplumsal taleplerin geliştirilmesine engel değildir. Aksine, göçmenlerin haklarının korunması ile bütün emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi birbirini tamamlayan mücadele alanlarıdır.

Göçmen emeğinin daha düşük ücretlerle ve daha güvencesiz koşullarda çalıştırılabilmesi, yalnızca göçmenleri değil, iş gücü piyasasındaki genel çalışma standartlarını da etkileyebilir. Bu nedenle göçmenlerin eşit haklara sahip olması, emekçiler arasındaki dayanışmanın güçlenmesi açısından da önemlidir. Bu bağlamda ırkçılığa karşı mücadele, yalnızca ayrımcılığa uğrayanların değil, demokratik ve eşitlikçi bir toplumda yaşamak isteyen herkesin ortak sorumluluğudur.

Sosyal Devletten Güvenlik ve Silahlanma Önceliklerine

Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen toplumsal düzeninin önemli özelliklerinden biri, ülkeler arasında farklılıklar bulunsa da sosyal devlet anlayışının kurumsallaşmasıydı. Kamusal sağlık hizmetleri, eğitim, emeklilik sistemleri, işsizlik güvencesi ve sosyal konut politikaları, uzun yıllar boyunca toplumsal uzlaşının temel unsurları arasında yer aldı. Bu kazanımlar kendiliğinden ortaya çıkmadı. İşçi hareketlerinin, sendikaların, sosyalist ve sosyal demokrat örgütlerin, demokratik kitle hareketlerinin ve toplumsal mücadelelerin tarihsel birikimiyle şekillendi.

Neoliberal dönüşüm ise sosyal devletin birçok alanında piyasa mekanizmalarının etkisini artırdı. Bugün bu dönüşüme, Avrupa’da güvenlik ve savunma harcamalarının yükselmesi eşlik ediyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle derinleşen güvenlik kaygıları ve uluslararası gerilimler, Avrupa hükümetlerinin savunma politikalarında önemli değişikliklere yol açtı. Savunma harcamalarını artırmayı savunanlar, bu adımları güvenlik tehditlerine karşı hazırlık ve caydırıcılık ihtiyacıyla gerekçelendiriyor.

Buna karşılık yükselen askeri bütçelerin sosyal harcamalar, kamusal yatırımlar ve toplumsal refah üzerindeki etkileri de ciddi bir demokratik tartışma konusudur. Bir ülkede silahlanmaya ayrılan kaynaklar artarken hastaneler, okullar, sosyal konutlar ve yerel hizmetler yeterli kaynak bulamıyorsa, bütçe önceliklerinin toplumsal sonuçları sorgulanmalıdır. Buradaki temel mesele, güvenlik ihtiyacını bütünüyle reddetmek değil; güvenliğin yalnızca askeri kapasiteyle tanımlanamayacağını ortaya koymaktır. Çünkü insanların barınma, sağlık, eğitim, çalışma ve gelecek güvencesi de toplumsal güvenliğin ayrılmaz parçalarıdır.

Savaş Ekonomisi, Militarizasyon ve Demokratik Haklar

Savaşların ve uluslararası gerilimlerin yoğunlaştığı dönemlerde devletlerin güvenlik politikaları toplumsal yaşam üzerinde daha belirleyici hâle gelebiliyor. Savunma sanayisinin büyümesi, askeri yatırımların artması ve güvenlik kurumlarının güçlenmesi, ekonomik kaynakların kullanımından siyasal söylemlere kadar geniş bir alanı etkiliyor. Çünkü militarizasyon yalnızca silah üretimi ve askeri harcamalarla sınırlı değildir. Toplumsal sorunların giderek güvenlik merkezli yaklaşımlarla ele alınması da bu sürecin bir parçası olarak öne çıkarılıyor.

Göçün yalnızca sınır güvenliği, toplumsal protestoların yalnızca kamu düzeni ve uluslararası ilişkilerin yalnızca askeri güç dengeleri üzerinden değerlendirilmesi, kaçınılmaz olarak demokratik siyasetin alanını daraltıyor. Bu nedenle barış talebi ile sosyal hakların savunulması arasında güçlü bir ilişki kurulmalıdır. Barış, yalnızca askeri güçler arasında çatışmanın olmaması değildir. Aynı zamanda insanların güvenlik içinde, eşit haklarla ve demokratik özgürlüklerden yararlanarak yaşayabilmesidir. Savaş politikalarına karşı demokratik itirazların, emek mücadelesiyle ve toplumsal adalet talepleriyle ilişkilendirilmesi bu bakımdan önem taşıyor.

Faşizm Tartışması: Tarihsel Benzerlikler ve Günümüzün Farklılıkları

Avrupa’da aşırı sağın yükselişi, faşizm kavramını yeniden siyasal tartışmaların merkezine taşıdı. Ancak tarihsel faşizm ile günümüzün bütün aşırı sağ hareketlerini birbirinin aynısı olarak değerlendirmek, aralarındaki önemli farklılıkları görünmez kılabilir. Faşizm, tarihsel olarak otoriter devlet yapılanması, siyasal çoğulculuğun tasfiyesi, saldırgan milliyetçilik, örgütlü baskı ve demokratik kurumların ortadan kaldırılması gibi özelliklerle ilişkilidir. Günümüzdeki aşırı sağ hareketlerin ise siyasal programları, demokratik kurumlarla ilişkileri ve otoriterlik düzeyleri birbirinden farklıdır.

Bununla birlikte yabancı düşmanlığının normalleştirilmesi, etnik ve dinsel kimlikler üzerinden ayrımcılığın meşrulaştırılması, basın özgürlüğünün hedef alınması ve demokratik hakların sınırlandırılması gibi eğilimler, tarihsel deneyimler ışığında ciddiyetle değerlendirilmelidir. Bu bağlamda faşizan eğilimlerin güçlenmesine karşı demokratik mücadele, yalnızca geçmişin acı deneyimlerini hatırlamakla sınırlı kalamaz. Aynı zamanda günümüzün ekonomik, siyasal ve toplumsal koşullarını doğru anlamayı gerektirir.

Avrupa Solunun Krizi ve Yeniden Toplumsal Bağ Kurma Sorunu

Avrupa’da aşırı sağın yükselişini değerlendirirken sol ve sosyalist hareketlerin yaşadığı dönüşümü görmezden gelmek mümkün değildir. Özellikle Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Avrupa solunun önemli bir bölümü örgütsel, ideolojik ve toplumsal dönüşümler yaşadı. Geleneksel sanayi işçiliğinin değişmesi, sendikal örgütlülüğün bazı sektörlerde zayıflaması, güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması ve sosyal demokrat partilerin piyasa merkezli politikalara yaklaşması, solun toplumsal dayanaklarını etkiledi. Ancak bu gelişmeler, solun bütün ülkelerde aynı ölçüde zayıfladığı anlamına gelmiyor. Fransa’daki toplumsal hareketler, Almanya’daki sol örgütlenmeler, sendikal mücadeleler, kadın hareketleri, iklim adaleti girişimleri ve gençlik protestoları, farklı siyasal olanakların varlığını gösteriyor.

Temel sorun, bu mücadelelerin kalıcı, kapsayıcı ve toplumun geniş kesimlerine ulaşabilen ortak programlara nasıl dönüşebileceğidir. Sadece aşırı sağa karşı çıkmak, toplumsal hoşnutsuzluğun nedenlerini ortadan kaldırmaya yetmez. İnsanların yaşam koşullarını iyileştirmeye yönelik somut talepler geliştirilmediğinde, demokratik siyaset ile gündelik yaşam arasındaki bağ zayıflayabilir. Bu nedenle sosyal haklar, adil ücret, barınma, sağlık, eğitim, eşit yurttaşlık ve demokratik özgürlükler etrafında geliştirilecek ortak mücadeleler belirleyici önem taşıyor.

Birleşik Mücadele: Farklılıkları Ortadan Kaldırmadan Ortaklaşabilmek

Avrupa’da ırkçılığa ve otoriter eğilimlere karşı etkili bir toplumsal dayanışmanın önündeki temel sorunlardan biri, demokratik ve ilerici hareketlerin parçalı yapısıdır. Farklı ülkelerde faaliyet yürüten sendikalar, göçmen örgütleri, sosyalist hareketler, kadın dernekleri, gençlik örgütleri, antifaşist oluşumlar ve kültürel kurumlar çoğu zaman benzer sorunlarla karşı karşıya kalmalarına rağmen birbirlerinden kopuk mücadeleler yürütüyor. Oysa işsizlik, sosyal hak kayıpları, ırkçılık, ayrımcılık, savaş politikaları ve demokratik özgürlüklere yönelik baskılar, tek bir kurumun veya toplumsal kesimin sınırlarını aşan sorunlardır.

Birleşik mücadele, bütün örgütlerin aynı düşünceyi benimsemesi veya kendi kimliklerinden vazgeçmesi anlamına gelmez. Tam tersine, farklı toplumsal ve siyasal geleneklerin bağımsızlıklarını koruyarak ortak ilkeler ve somut talepler etrafında işbirliği geliştirmesidir. Böyle bir ortaklaşmanın temelinde karşılıklı saygı, eşit katılım, demokratik karar alma, şeffaflık ve dayanışma bulunmalıdır. Birleşik mücadele anlayışı, yalnızca belirli günlerde ortak açıklama yapmakla da sınırlı kalmamalıdır. İşyerlerinde, mahallelerde, üniversitelerde, kültür merkezlerinde ve kamusal alanlarda insanların yaşadığı sorunlara dokunabilen sürekli bir toplumsal ilişki ağına dayanmalıdır.

Türkiyeli Göçmen Örgütleri ve Alevi Kurumlarının Avrupa’daki Yeri

Avrupa’da yaşayan Türkiyeli göçmen toplulukları, uzun yıllara dayanan örgütlenme ve dayanışma deneyimlerine sahip. İşçi dernekleri, kültür merkezleri, demokratik kitle örgütleri, sosyalist çevreler, kadın ve gençlik yapılanmaları ile Alevi kurumları, bu deneyimin önemli parçalarını oluşturuyor. Alevi kurumlarının Avrupa’daki varlığı, yalnızca inançsal ve kültürel faaliyetlerle sınırlı olmayan geniş bir toplumsal birikimi de içeriyor. İnanç özgürlüğü, eşit yurttaşlık, ayrımcılıkla mücadele, kültürel haklar ve demokratik katılım gibi alanlarda yürütülen çalışmalar, Avrupa’daki çoğulcu toplum tartışmalarıyla doğrudan ilişkilidir. Alevi öğretisinde önemli bir yere sahip olan insan sevgisi, eşitlik, rızalık ve birlikte yaşam anlayışı, farklı toplumsal kesimler arasında diyalog kurulmasına katkı sunabilecek değerlerdir.

Bununla birlikte bu kurumların etkili bir demokratik ortaklaşma geliştirebilmesi, kendi toplumsal tabanlarıyla ilişkilerini güçlendirmelerine, gençlerin ve kadınların karar alma süreçlerine katılımını artırmalarına ve farklı örgütlerle eşit ilişkiler kurmalarına bağlıdır. Avrupa’daki Türkiyeli göçmen örgütleri açısından da benzer bir sorumluluk söz konusudur. Kendi toplumunun sorunlarını savunmak ile yaşanılan ülkenin demokratik ve toplumsal mücadelelerine katılmak birbirinin alternatifi değildir. Göçmen topluluklarının geleceği, yaşadıkları toplumların geleceğinden ayrı düşünülemez.

Yerli ve Göçmen Emekçilerin Ortak Çıkarları

Irkçılığın toplumsal etkisini azaltmanın önemli yollarından biri, farklı kökenlerden insanların ortak sorunlar etrafında birbirleriyle doğrudan ilişki kurabilmesidir. Aynı işyerinde çalışan, aynı mahallede yaşayan, aynı toplu taşıma araçlarını kullanan ve çocuklarını aynı okullara gönderen insanlar arasında ortak yaşam deneyimleri bulunuyor. Ancak bu ortaklıklar kendiliğinden güçlü bir dayanışmaya dönüşmez. Çünkü dil farklılıkları, toplumsal önyargılar, ekonomik rekabet algısı ve siyasal kutuplaşma, insanların birbirlerine mesafeli yaklaşmasına yol açıyor.

Sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin ve yerel dayanışma ağlarının önemi burada ortaya çıkıyor. Bu kurumlar, eşit işe eşit ücret, güvenli çalışma koşulları, ayrımcılığa karşı koruma, erişilebilir konut, nitelikli kamu hizmetleri ve herkes için sosyal güvence gibi talepler etrafında yürütecekleri ortak mücadeleyle, eşit haklar temelinde birlikte yaşamanın toplumsal zeminini güçlendirebilirler. Bu yaklaşım, göçmenlerin özgül sorunlarını görünmez kılmadan bütün emekçilerin ortak çıkarlarını savunmayı mümkün kılar. Çünkü ırkçılığa karşı kalıcı bir toplumsal mücadele, yalnızca ahlaki itirazlarla değil, insanların gündelik yaşamlarında karşılık bulan eşitlik ve dayanışma ilişkileriyle güçlenir.

Kadınlar ve Gençler Olmadan Demokratik Bir Gelecek Kurulamaz

Avrupa’da yaşanan ekonomik ve siyasal dönüşümler, kadınları ve gençleri farklı biçimlerde etkiliyor. Güvencesiz istihdam, bakım emeğinin eşitsiz paylaşımı, ücret farklılıkları, eğitim maliyetleri, barınma sorunları ve gelecek kaygısı, bu kesimlerin yaşam koşullarında önemli yer tutuyor. Aşırı sağ hareketlerin bir bölümünün toplumsal cinsiyet eşitliğine, göçmen haklarına ve kültürel çoğulculuğa yönelik karşıtlığı da kadın ve gençlik hareketleri açısından yeni mücadele alanları oluşturuyor.

Bu nedenle demokratik dayanışmanın yalnızca mevcut kurumların yöneticileri arasında kurulacak ilişkilerle sınırlı kalmaması gerekir. Kadınların ve gençlerin kendi talepleriyle, kendi örgütlenme biçimleriyle ve eşit söz hakkıyla süreçlere katılması önemlidir. Gençlik hareketlerinin iklim krizi, eğitim hakkı, savaş karşıtlığı ve ayrımcılık gibi konular etrafında geliştirdiği duyarlılıklar, daha geniş toplumsal mücadelelerle buluşabilecek potansiyele sahiptir. Bu potansiyelin kalıcı bir örgütlenmeye dönüşmesi ise kuşaklar arası diyalog, demokratik katılım ve somut ortak çalışmalar gerektirir.

Avrupa Sınırlarını Aşan Dayanışma ve Enternasyonalizm

Irkçılık, savaş, ekonomik eşitsizlik ve göç sorunları yalnızca ulusal sınırlar içinde ortaya çıkmıyor. Küresel üretim zincirleri, sermaye hareketleri, savaşlar, iklim krizi ve uluslararası göç, ülkeler arasındaki karşılıklı bağımlılığı artırıyor. Bu nedenle toplumsal sorunların çözümünde yalnızca ulusal ölçekte geliştirilen yaklaşımlar her zaman yeterli olmayabilir. Enternasyonalizm, farklı ülkelerde yaşayan insanların ortak haklar ve karşılıklı dayanışma temelinde ilişki kurabilmesini ifade eder. Bu anlayış, halkların kültürel farklılıklarını yok saymayı değil, eşitlik ve özgürlük temelinde bir arada yaşamalarını savunur.

Avrupa’da demokratik haklar için yürütülen mücadelelerle dünyanın başka bölgelerinde barış, özgürlük ve sosyal adalet için geliştirilen talepler arasında dayanışma ilişkileri en güçlü şekilde bu anlayış temelinde kurulabilir. Ancak uluslararası dayanışmanın inandırıcılığı, insan hakları ihlallerine ve sivillere yönelik şiddete karşı tutarlı ilkelerin benimsenmesine ve bu ilkeler doğrultusunda kararlı bir tavır sergilenmesine bağlıdır. Bu bağlamda barış, demokratik özgürlükler ve insan onurunun korunması, farklı coğrafyalarda aynı temel ölçütlerle savunulmalıdır.

Ortak Mücadele Bloku Nasıl Bir Zeminde Gelişebilir?

Avrupa’daki demokratik ve ilerici kurumlar arasında geniş tabanlı bir ortak mücadele platformu oluşturulmasına ilişkin sürdürülen tartışmalar önemli ve olumludur. Öncelikle bu platformun hangi ilkeler, hangi toplumsal ihtiyaçlar ve hangi somut talepler temelinde oluşturulacağının açıklığa kavuşturulması gerekir. Irkçılığa ve ayrımcılığa karşı eşit hakların savunulması, sosyal devletin güçlendirilmesi, sendikal özgürlüklerin korunması, kadınların ve gençlerin demokratik katılımının artırılması, barışçıl çözüm yollarının geliştirilmesi ve temel insan haklarının güvence altına alınması, farklı kurumlar arasında tartışılabilecek ortak başlıklardan bazılarıdır. Böyle bir birliğin etkili olabilmesi için yalnızca merkezi toplantılara değil, yerel düzeyde sürdürülebilir ilişkilere de ihtiyaç vardır. Farklı kentlerde faaliyet yürüten kurumların deneyimlerini paylaşmaları, ortak sorunları belirlemeleri, birbirlerinin çalışmalarını tanımaları ve toplumsal talepler etrafında dayanışmayı geliştirmeleri, kalıcı ve güçlü ilişkilerin kurulması açısından büyük önem taşımaktadır.

Ayrıca bu tür ortaklaşmaların demokratik niteliği, katılımcı kurumların farklılıklarına saygı gösterilmesiyle doğrudan ilişkilidir. Hiçbir kurumun diğerleri üzerinde belirleyici üstünlük kurmadığı, ortak kararların açık ve katılımcı yöntemlerle alındığı, eleştiri ve farklı görüşlerin meşru kabul edildiği bir yapı, daha geniş kesimlerin güvenini kazanabilir. Çünkü birleşik mücadele, yalnızca örgütlerin yan yana gelmesi değil, toplumsal güvenin ve ortak sorumluluk bilincinin geliştirilmesidir!

Tarihsel Deneyimlerin Gösterdiği: Bölünmüşlük ve Dayanışma

Avrupa’nın yirminci yüzyıl tarihi, ekonomik krizlerin ve siyasal kutuplaşmaların demokratik kurumlar üzerinde ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Faşizmin yükseldiği dönemlerde toplumsal hareketler arasındaki bölünmeler, demokratik güçlerin etkili karşılık üretmesini zorlaştıran etkenlerden biri oldu. Buna karşılık farklı siyasal geleneklerden insanların ortak demokratik hedefler etrafında bir araya gelebildiği dönemlerde, daha geniş toplumsal dayanışmaların gelişmesi mümkün oldu.

Ancak tarihsel deneyimler mekanik biçimde bugüne taşınamaz. Günümüz Avrupa’sının ekonomik yapısı, siyasal kurumları, iletişim olanakları ve toplumsal bileşimi geçmişten önemli ölçüde farklıdır. Bu nedenle tarihsel derslerden yararlanmak, geçmişin örgütlenme modellerini aynen tekrarlamak anlamına gelmemelidir. Asıl mesele, bugünün koşullarına uygun demokratik, kapsayıcı ve etkili dayanışma biçimleri geliştirebilmektir.

Birleşik Mücadele Bir Tercihten Çok Tarihsel Bir Sorumluluk

Avrupa’da aşırı sağın yükselişi, ekonomik eşitsizliklerin derinleşmesi, göçmen karşıtlığının yaygınlaşması, sosyal hakların baskı altında kalması ve askeri harcamaların artması, birbirinden bütünüyle bağımsız gelişmeler değildir. Bu süreçler farklı nedenlere ve dinamiklere sahip olmakla birlikte, toplumların geleceği üzerinde ortak etkiler yaratıyor. Böyle bir dönemde demokratik hakların, sosyal adaletin, eşit yurttaşlığın ve barışın savunulması, farklı toplumsal kesimlerin birbirleriyle ilişkilerini yeniden düşünmesini gerektiriyor.

Türkiyeli göçmen örgütleri, Alevi kurumları, demokratik kitle dernekleri, sendikalar, kadın ve gençlik hareketleri, sosyalist ve antifaşist çevreler ile Avrupa’nın farklı ülkelerindeki demokratik siyasal yapılar arasında geliştirilecek ilişkilerin değeri de burada ortaya çıkıyor. Bu ortaklaşmanın gücü, yalnızca katılan kurumların sayısıyla değil; toplumun gündelik sorunlarına ne ölçüde yanıt verebildiği, farklılıkları ne kadar kapsayabildiği ve demokratik ilkeleri ne ölçüde yaşama geçirebildiğiyle değerlendirilecektir.

Irkçılığa karşı mücadele ile sosyal hakların savunulması, barış talebi ile demokratik özgürlükler, göçmenlerin eşitliği ile bütün emekçilerin insanca yaşam koşulları birbirinden kopuk başlıklar olarak ele alınamaz. Çünkü toplumun bir kesiminin haklarının zayıflaması, zamanla herkesin özgürlük ve güvenlik alanını etkileyebilir.

Avrupa’nın geleceği yalnızca hükümetlerin, parlamentoların ve seçimlerin belirlediği bir mesele değildir. Aynı zamanda işyerlerinde, mahallelerde, üniversitelerde, kültür merkezlerinde ve demokratik kurumlarda kurulan toplumsal ilişkilerle şekillenecektir. Bugün yanıt bekleyen temel soru, ezilenlerin ve emekçilerin örgütlü güçlerinin kendi farklılıklarını ortadan kaldırıp kaldıramayacağı değil; bu farklılıkları koruyarak eşitlik, özgürlük, barış ve toplumsal adalet temelinde ortak bir gelecek inşa etmek üzere Avrupa ölçeğinde birleşik bir mücadele platformu oluşturmayı başarıp başaramayacağıdır. Bu sorunun yanıtı, yalnızca kurulacak bir platformun geleceğini değil, Avrupa’da ırkçılığa, aşırı sağa ve savaş politikalarına karşı demokratik dayanışmanın ne ölçüde güçlenebileceğini de belirleyecektir.


WhatsApp at  | +49 17623699769 | info@alevihaberagi.com | Web | + posts

Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.

Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.

Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı

By Alevi Haber Ağı

Sevgili Canlar, Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir. Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır. Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir. Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir. Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can! Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir. Saygı ve sevgilerimizle… Alevi Haber Ağı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir