Sandık Yetmez: Türkiye’de Muhalefetin Örgütlenme ve Mücadele Sorunu

✍️ Hasan Hüseyin Dönmez

📨hasanhuseyindonmez897@gmail.com

BuTürkiye sosyalist hareketinin önemli bir tarihsel birikimi var. İşçi direnişlerinden öğrenci hareketlerine, köylü mücadelelerinden demokrasi ve özgürlük taleplerine kadar uzanan geniş bir mücadele geleneğinden söz ediyoruz. Ancak bugün bu tarihsel birikimin toplumsal örgütlenmeye yeterince dönüştürülemediği ve sınıf hareketinden kopukluğu bir gerçek. Türkiye sosyalist hareketleri, , kapitalizmin yarattığı eşitsizlikleri açıklamakta ve iktidarın politikalarını eleştirmekte güçlü olabilir

✍️ Hasan Hüseyin Dönmez

İktidarın baskı politikaları karşısında muhalefetin yalnızca seçimlere, mitinglere ve parlamenter mücadeleye sıkışması, Türkiye’nin en önemli siyasal sorunlarından biri haline geldi. Sendikaların parçalı mücadelesi, solun toplumsal örgütlenme zayıflığı ve demokratik güçlerin ortak bir mücadele programı oluşturamaması, iktidarın hareket alanını genişletiyor. Oysa siyasal değişimin gerçek gücü, İşçi sınıfının örgütlü mücadelesinde ve halkın demokratik iradesinde yatıyor.

İktidar: Örgütsüz Bir Toplum, Etkisiz bir Muhalefet Yaratmak İstiyor

Türkiye’de siyasal iktidarın uzun yıllardır izlediği politikaların ortak özelliklerinden biri, kendisine karşı gelişen toplumsal ve siyasal muhalefetin etkisini sınırlandırma çabasıdır. Basın üzerindeki baskılar, gazetecilere yönelik soruşturmalar, muhalif siyasetçilere karşı yürütülen yargı süreçleri, sendikal hakların kullanımında karşılaşılan engeller ve demokratik protestolara yönelik müdahaleler birbirinden bağımsız gelişmeler olarak değerlendirilemez. Halk TV’ye yönelik kayyım müdahalesi, sosyal medya platformlarının erişime engellenmesi haberleriyle ayyuka çıkan basın özgürlüğü tartışması da bu genel siyasal ortamın bir parçasıdır. İktidar açısından en elverişli siyasal ortam, karşısında güçlü bir toplumsal muhalefetin, bağımsız bir basının ve örgütlü bir sınıf hareketinin bulunmadığı ortamdır.

Çünkü örgütsüz bir toplumda ekonomik krizlerin bedelini emekçilere yüklemek, kamusal varlıkları sermayenin kullanımına açmak ve demokratik hakları daraltmak çok daha kolaydır.

Sendikalar ve Meslek Örgütleri Nerede?

Türkiye’de milyonlarca işçi, kamu emekçisi ve emekli giderek ağırlaşan yaşam koşullarıyla karşı karşıya. Ücretler enflasyon karşısında eriyor. Emekliler temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor. Gençler güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm ediliyor.

Kamusal sağlık ve eğitim hizmetleri giderek piyasacı politikaların baskısı altında kalıyor. Bütün bunlara rağmen emek hareketi, ekonomik ve demokratik talepler etrafında ülke çapında sürekli ve birleşik bir mücadele oluşturabilmiş değil. DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve diğer demokratik kitle örgütleri zaman zaman önemli açıklamalar yapması, eylemler düzenlemesi, direnişlere destek vermesi yeterli olmuyor. Birbirinden kopuk basın açıklamaları, belirli günlerle sınırlı protestolar ve süreklilik kazanmayan eylemler, iktidarın ekonomi ve emek politikalarını değiştirecek toplumsal basıncı yaratmakta yetersiz kalıyor.

Üstelik sendikal hareketin bir bölümü kendi örgütsel sınırlarına hapsolmuş durumda. İşyerlerinde tabandan örgütlenme zayıflarken, sendikal bürokrasi ile emekçilerin gündelik sorunları arasındaki mesafe büyüyor. Oysa sendikaların varlık nedeni yalnızca toplu sözleşme masasına oturmak değildir. Sendikalar, emeğin ekonomik ve demokratik haklarını savunan, toplumsal dayanışmayı büyüten mücadele örgütleri olmak zorundadır.

Emek hareketinin gerçek gücü, yöneticilerinin açıklamalarından değil, işyerlerindeki örgütlü üyelerinin ortak iradesinden doğar.

Solun Haklı Olması Yetmiyor

Türkiye sosyalist hareketinin önemli bir tarihsel birikimi var. İşçi direnişlerinden öğrenci hareketlerine, köylü mücadelelerinden demokrasi ve özgürlük taleplerine kadar uzanan geniş bir mücadele geleneğinden söz ediyoruz. Ancak bugün bu tarihsel birikimin toplumsal örgütlenmeye yeterince dönüştürülemediği ve sınıf hareketinden kopukluğu bir gerçek. Türkiye sosyalist hareketleri, , kapitalizmin yarattığı eşitsizlikleri açıklamakta ve iktidarın politikalarını eleştirmekte güçlü olabilir.

Fakat işçi sınıfı içerisinde ve toplumsal örgütlenmeler içerisinde örgütlü olmadan doğru çözümlemeler yapmak, kendiliğinden toplumsal güç yaratmıyor. Ekonomik mücadele ile siyasal mücadelenin birbirini besleyen süreçler olduğunu tarih bize öğretti. Mahallelerde, fabrikalarda, işyerlerinde, üniversitelerde ve köylerde sürekli örgütlenme olmadan siyasal düşüncelerin geniş halk kesimleriyle buluşması mümkün olmadığını geçmiş deneyimlerimizden biliyoruz. Siyasal iktidar, yalnızca devlet kurumlarında değil, toplumun gündelik yaşamında, kültürel ilişkilerinde ve düşünce dünyasında da hegemonyasını sürdürüyor.

Bu nedenle siyasal değişim yalnızca seçim sandığında ya da parlamento kürsüsünde gerçekleşmez. Toplumun örgütlenme kapasitesinde, dayanışma ilişkilerinde ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi olma iradesinde de şekillenir.

Gezi’deToplumsal Öfke Örgütlü Güce Dönüşmedi

Gezi Direnişi, Türkiye yakın tarihinin en önemli toplumsal hareketlerinden biriydi. Başlangıçta bir parkın ve ağaçların korunması talebiyle gelişen protestolar, kısa sürede farklı toplumsal kesimlerin demokratik taleplerini dile getirdiği geniş bir harekete dönüştü. Gezi’nin gösterdiği temel gerçek, toplumda biriken hoşnutsuzluğun kimi zaman mevcut siyasal örgütlenmelerin öngöremediği biçimlerde açığa çıkabilmesiydi. Ancak Gezi aynı zamanda başka bir soruyu da gündeme getirdi: Ortaya çıkan büyük toplumsal enerji neden kalıcı, birleşik ve demokratik bir örgütlenmeye dönüştürülemedi?

Kendiliğinden gelişen hareketler toplumsal dengeleri sarsabilir. Fakat kalıcı demokratik kazanımlar için sürekliliği olan örgütlenmelere, ortak taleplere ve katılımcı karar mekanizmalarına ihtiyaç vardır. Yeni bir Gezi’nin ne zaman ve hangi koşullarda ortaya çıkacağını kimse bilemez. Bu nedenle muhalefetin geleceğini yalnızca kendiliğinden gelişecek bir toplumsal patlamaya bağlamak da yeterli değildir.

Belediyeler, Emekçiler ve Genel Grev Tartışması

Muhalefet partilerinin yönettiği büyükşehir belediyeleri, milyonlarca insanın gündelik yaşamına dokunan önemli kamusal kurumlardır. Bu belediyelerde çalışan işçiler, memurlar, ulaşım emekçileri ve diğer kamu hizmeti çalışanları da ülkenin emek hareketinin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Ancak belediyelerin muhalefet tarafından yönetilmesi, buralarda çalışan emekçilerin haklarının kendiliğinden güvence altına alındığı anlamına gelmez. Muhalefet belediyeleri de ücret, taşeronlaşma, iş güvencesi ve sendikal haklar bakımından emekçiler karşısında sorumluluk taşır.

Bu nedenle gerçek bir emek siyaseti, yalnızca merkezi iktidarın politikalarını eleştirmekle sınırlı kalamaz. Muhalefetin yönettiği belediyelerde de demokratik, güvenceli ve sendikal haklara saygılı çalışma düzeninin kurulmasını gerektirir. Genel grev tartışması da bu çerçevede ele alınmalıdır. Genel grev, tarihsel olarak emekçilerin ekonomik ve siyasal taleplerini görünür kılan önemli mücadele biçimlerinden biri olmuştur.

Ancak böyle bir mücadelenin etkili olabilmesi, yukarıdan verilen siyasal talimatlara değil, işyerlerinde oluşan örgütlü iradeye, sendikal dayanışmaya ve demokratik karar süreçlerine bağlıdır. Özellikle sağlık, ulaşım ve diğer yaşamsal kamu hizmetlerinde çalışanların haklarıyla halkın temel ihtiyaçlarının birlikte gözetilmesi gerekir. Genel grev bir slogan olarak ilan edilerek değil, örgütlü sınıf hareketinin ortak kararı ve toplumsal meşruiyetiyle anlam kazanır.

Parlemonto Muhalefeti ve Seçim Siyasetinin Sınırları

Türkiye’de muhalefetin önemli bir bölümü, siyasal mücadeleyi seçim takvimine bağlamış durumda. Seçimlerden önce meydanlar doluyor, vaatler açıklanıyor, değişim çağrıları yükseliyor. Ancak seçimlerin ardından toplumsal örgütlenme çoğu zaman geri plana düşüyor. Oysa demokratik muhalefetin görevi yalnızca bir sonraki seçimi beklemek olmamalı.

Parlamenter mücadele önemlidir. Seçimler, halk egemenliğinin temel araçlarından biridir. Ancak parlamenter siyaset ile toplumsal mücadele birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan alanlar olarak değerlendirilmelidir. Milletvekillerinin ya da belediye başkanlarının topluca istifa etmesi gibi öneriler de bu bağlamda tartışılabilir.

Bununla birlikte, böyle bir girişimin kendiliğinden erken genel seçim yaratmayacağı, anayasal ve siyasal sonuçlarının dikkatle değerlendirilmesi gerektiği açıktır. Asıl mesele, parlamentodaki temsil ile toplumun örgütlü demokratik talepleri arasında kalıcı bir ilişki kurulabilmesidir.

Kürt Sorunu Çözülmeden Demokratikleşme Tamamlanamaz

Türkiye’nin demokratikleşme sorunu, Kürt meselesinden bağımsız ele alınamaz. Kürtlerin eşit yurttaşlık, anadil, siyasal temsil ve yerel demokrasi talepleri, demokratikleşmenin asli başlıklarıdır. Kürt meselesini yalnızca seçim ittifaklarının hesabına indirgeyen anlayışlar, sorunun tarihsel ve toplumsal derinliğini görmezden gelir. Gerçek bir demokratik dönüşüm, farklı halkların ve toplumsal kesimlerin haklarının koşulsuz tanınmasını gerektirir.

Barış, yalnızca çatışmaların sona ermesi değil; eşitliğin, özgürlüğün, adaletin ve demokratik katılımın toplumsal yaşamın temeli haline gelmesidir. Bu nedenle sınıf mücadelesiyle demokrasi mücadelesi, Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümüyle birbirinden koparılamayacak ölçüde ilişkilidir.

İktidarın Toplumsal Dayanakları ve Değişimin Zorluğu

Yaklaşık çeyrek asırlık AKP iktidarı boyunca yalnızca devlet kurumlarında değil, ekonomik, kültürel ve toplumsal ilişkilerde de önemli dönüşümler yaşandı. Kamu kaynaklarının dağıtımından sermaye birikimine, eğitim politikalarından medya yapısına kadar birçok alanda yeni güç ilişkileri oluştu. Dolayısıyla siyasal iktidarın değişmesi ile bu ilişkilerin demokratik biçimde dönüştürülmesi aynı şey değildir. Yoksullaşmanın derinleşmesi, iktidarı destekleyen toplumsal kesimlerde de hoşnutsuzluk yaratabilir.

Ancak ekonomik kriz, insanların siyasal tercihlerinin kendiliğinden değişeceği anlamına gelmez. İnsanlar yalnızca ekonomik çıkarlarına göre değil; kimlikleri, inançları, güvenlik kaygıları, aidiyetleri ve gelecek beklentileri doğrultusunda da siyasal tercihler yapar. Bu nedenle toplumsal değişim, farklı düşünen yurttaşları düşmanlaştıran bir anlayışla değil, ortak haklar ve demokratik güvenceler temelinde mümkün olabilir.

İktidarı mı Değiştireceğiz, Düzeni mi Dönüştüreceğiz

Türkiye’de muhalefetin önündeki temel tartışmalardan biri de budur. Yalnızca siyasal iktidarın değişmesi, emekçilerin sömürülmesine, gelir dağılımındaki adaletsizliğe, doğanın sermaye birikimi uğruna tahrip edilmesine ve kamusal hizmetlerin piyasalaştırılmasına son verecek midir? Eğer mevcut ekonomik ve toplumsal ilişkiler değişmeden kalacaksa, iktidar değişiminin halkın yaşamında yaratacağı dönüşüm de sınırlı olabilir.Demokrasi mücadelesini emek-sermaye çelişkisinden bağımsız ele alınamaz. Çünkü ekonomik gücün küçük bir azınlığın elinde yoğunlaştığı, milyonlarca insanın yaşamını sürdürebilmek için emeğini güvencesiz koşullarda satmak zorunda kaldığı bir toplumda siyasal eşitliğin de ciddi sınırları vardır.

Demokrasi yalnızca beş yılda bir oy kullanmak değildir. Demokrasi, işçinin işyerinde, köylünün toprağı üzerinde, kadının kendi yaşamında, gencin geleceğinde ve yurttaşın yaşadığı kentte söz sahibi olabilmesidir. Bu nedenle emek, ekoloji, kadın özgürlüğü, laiklik, barış ve demokratik haklar mücadelesi birbirinden kopuk alanlar olarak görülemez.

Halkın Gücüne Güvenmek, Halkı Örgütlemeden Geçer

Bugün Türkiye’de toplumsal hoşnutsuzluk ile örgütlü siyasal güç arasında ciddi bir mesafe bulunuyor. Milyonlarca insan ekonomik krizden, adaletsizlikten, demokratik hakların daralmasından ve geleceğe ilişkin belirsizlikten rahatsız. Ancak hoşnutsuzluk tek başına toplumsal dönüşüm yaratmıyor. Öfkenin dayanışmaya, dayanışmanın örgütlenmeye, örgütlenmenin demokratik ve kalıcı toplumsal kazanımlara dönüşmesi gerekiyor.

Muhalefetin önündeki en büyük sorun, meydanlarda kaç kişinin toplandığından çok, o meydanları dolduran insanların gündelik yaşamlarında ne ölçüde örgütlü olduklarıdır. Sendikaların, meslek örgütlerinin, demokratik kitle kuruluşlarının ve siyasal partilerin kendi mücadele biçimlerini bu gerçek üzerinden sorgulaması gerekiyor. Türkiye’nin ihtiyacı, yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan bir halk değil; kendi taleplerini belirleyen, karar süreçlerine katılan, haklarını savunan ve geleceği üzerinde söz sahibi olan örgütlü bir toplumdur. Halkın gücüne güvenmek, kendiliğinden bir kurtuluş beklemek değildir.

Halkın demokratik iradesinin örgütlenebileceği koşulları yaratmaktır. Çünkü tarih bize şunu gösteriyor: Örgütsüz öfke dağılabilir, seçim zaferleri geçici olabilir. Kalıcı demokratik kazanımlar ise ancak örgütlü toplumsal mücadeleyle korunabilir. Sandık önemlidir.

Ama demokrasi sandıktan ibaret değildir. Bugün, iktidarın ne zaman değişeceğini değil; halkın kendi geleceğini belirleyecek örgütlü gücü nasıl oluşturacağımızı konuşmalıyız.


WhatsApp at  | +49 17623699769 | info@alevihaberagi.com | Web | + posts

Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.

Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.

Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı

By Alevi Haber Ağı

Sevgili Canlar, Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir. Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır. Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir. Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir. Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can! Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir. Saygı ve sevgilerimizle… Alevi Haber Ağı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir