Metrekareye düşen 270 kilogram yağmur ve yitip giden canlar: Bu bir doğa olayı değil, bile isteye hazırlanmış yapısal bir cinayettir.

Pakize Gürhan

✍️ Pakize Gürhan

📨 e-posta

Önümüzdeki günlerde Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenlenecek olan COP31 BM İklim Değişikliği Konferansı gibi uluslararası zirveler, Akbelen’i ya da Marmaris’i yağmalayan şirketleri “İklim Destekçisi” ilan ederek tam da bu çitleme mantığının suç ortaklığını yapmaktadır. Ekolojik yıkımın sorumlularının podyuma çıkıp günah çıkardığı bu zirveler, küresel bir “yeşil boyama” (greenwashing) pazarından başka bir şey değildir. Karbon borsaları veya sahte taahhütler bu yangını söndüremez; çünkü bizi bu felakete sürükleyen serbest piyasa akılcılığı, kendi yarattığı krize çözüm üretemez.

✍️ Pakize Gürhan

Sokaklar nehre dönüştüğünde, lüks alışveriş merkezlerinin otoparklarını kahverengi bir çamur kapladığında ve metroların tavanlarından şelaleler akmaya başladığında, televizyon ekranlarında ve kürsülerde aynı nakarat yükselir: “84 yılın en ağır yağışı, yüzyılın afeti, küresel iklim krizinin kaçınılmaz sonucu, kader…” İstanbul’un son 48 saattir yaşadığı dehşeti, Sarıyer’de sulara gömülen caddeleri, Esenyurt’ta akıntıya kapılarak sürüklenen insanları, Kağıthane Deresi’nin taşmasıyla sular altında kalan mahalleleri ve Yenibosna ile Hacıosman metro istasyonlarının birer yeraltı gölüne dönüştüğünü izlerken bize sunulan bu ambalaj, aslında devasa bir sorumluluktan kaçış hilesidir.

Resmi raporlara yansıyan binlerce su baskını, onlarca heyelan ve tahliye edilen binlerce yaşam, milyar dolarlık iklim simülasyonlarının çözemediği bir gerçeği yüzümüze çarpıyor. Siyasetin ve teknokratların bu felaketleri “anlaşılmaz, öngörülemez, aşkın doğa olayları” olarak gösterme kurnazlığını boşa çıkarmak için uzaklara gitmeye gerek yok. Her şey, tam da tartışmayı başlattığımız o yalın gerçekte saklı: Sel kader değil, ısınan atmosferin faturasıdır. Ve bu faturanın nasıl kesildiğini anlamak için sadece lise düzeyi bilgimize ihtiyacımız var.

Termodinamiğin Yasası, Rantın Coğrafyası

Lise sıralarında sıra arkadaşımızla yan yana otururken öğrendiğimiz o en basit termodinamik yasasını hatırlayalım: Clausius-Clapeyron bağıntısı. Bu denklem bize çok temel bir fizik kuralını söyler: Atmosfer sıcaklığındaki her 1°C’lik artış, havanın nem tutma kapasitesini yaklaşık %7 oranında artırır. Kapitalist endüstrinin kâr hırsıyla atmosfere saldığı sera gazları gezegeni ısıttıkça, gökyüzünde devasa bir sünger birikir. Buraya kadar olan kısım basit bir fizik bilgisidir. Ancak lise coğrafya dersinden hatırlayacağımız o ikinci kural devreye girdiğinde iş sokağa taşar: Su, eninde sonunda yatağını bulur.

Beykoz’da, Eyüpsultan’da ve Sarıyer’de metrekareye 240 kilogramı aşan o muazzam su kütlesi aniden ve şiddetle yeryüzüne boşaldığında, karşısında bir kentin savunma mekanizmalarını bulmalıdır. Oysa İstanbul’un su havzası ve en büyük doğal bariyeri olan Kuzey Ormanları, Yenişehir imar planları, üçüncü köprü ve havalimanı gibi mega projelerle devasa bir yağma alanına dönüştürülmüştür. Doğal akış yönü deniz olan dereler imar rantı uğruna beton kanallara hapsedilmiş, etrafları rezidanslarla çevrilmiştir. Gökyüzündeki süngeri büyütüp, yeryüzündeki toprağı betona boğduğunuzda yaşanacak olan şey bir “doğa olayı” değil, bile isteye hazırlanmış yapısal bir kusurdur.

Makyaj Belediyeciliği ve Özelleştirme Tuzakları

Yerel ve merkezi siyasetin en büyük övünç kaynağı olan “raylı sistem yatırımları” ve “çevreci ulaşım” makyajı, istasyonların tavanlarından akan sularla saniyeler içinde dökülüveriyor. Metroları ve alt geçitleri birer batığa çeviren bu altyapısızlık, kentin insan odaklı değil, tamamen sermaye birikimi odaklı inşa edildiğinin kanıtıdır. Karşımızdaki siyasi erk, kenti yaşayanların güvenliğine göre değil, uluslararası finans çevreleri ve inşaat tekelleri adına adeta birer lobici gibi hareket etmektedir. Merkezi iktidarın doğayı sermayeye peşkeş çeken yasal düzenlemelerine, yerel yönetimler de köklü bir ekolojik restorasyon yerine kentsel dönüşüm rantına alan açan, yapısal sorunları devasa kolektör borularıyla gizmeye çalışan bir “makyaj belediyeciliği” ile ortak olmaktadır. Ortak faillik; önce bu talan nizamını sürdürmek, ardından gelen felaketi “iklim krizi” diyerek mistifiye etmektir.

Bu kirli çıkar ağının faturası ise asla bu kararları alanlara kesilmez. Fatura, son iki günde aramızdan koparılan canlarımıza kesilir. Fatura, Fatih’te yağmur suyunun biriktiği noktada ayakkabıları ıslanmasın diye onları eline alıp yürürken, denetimsiz elektrik dağıtım şirketlerinin sokağa bıraktığı açık kablolar yüzünden akıma kapılarak can veren 14 yaşındaki çocuğumuza kesilir. Altyapı yatırımlarını kamusal bir görev değil, kâr kapısı olarak gören anlayış; elektrik, su ve drenaj gibi en temel kamusal hizmetleri özelleştirerek dağıtım tekellerinin insafına bırakmıştır. Kağıthane’de dere kenarında köprü ayağına takılan Ahmet Usta’nın cansız bedeni de, Beykoz’da bir okul inşaatındaki kuyuda biriken suyu tahliye etmeye çalışırken kuyuya düşerek hayatını kaybeden işçi Faik Şentürk’ün acısı da bu sistemin doğrudan çıktısıdır. Bu çalınan hayatlar ne bir kaza ne de kaderdir; güvencesizliği normalleştiren, insan hayatını bir maliyet kalemi olarak gören bu düzenin işlediği açık bir cinayettir.

Müştereklerin Gaspından Yaşama Dönüş

Bugün yaşadığımız bu ekolojik çöküş, kapitalizmin kurucu günahı olan 16. yüzyıl İngiltere’sindeki çitleme hareketlerine (enclosure acts) dayanır. Tüm insanlığa ait olan toprağı, suyu, ormanı ve havayı –yani müştereklerimizi– zorla özel mülkiyet altına alan bu tarihsel süreç, Karl Marx’ın “metabolik yarılma” olarak tanımladığı, insan ile doğa arasındaki organik bağın kopuşudur. Atmosferimiz bir karbon çöplüğüne, kentlerimiz ise yoksullar için birer ölüm tuzağına dönüştürülmüştür. Haliç’in sel sularıyla kahverengiye bürünmesi, doğanın bu metabolik yarılmaya verdiği görsel bir yanıttan başka bir şey değildir.

Önümüzdeki günlerde Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenlenecek olan COP31 BM İklim Değişikliği Konferansı gibi uluslararası zirveler, Akbelen’i ya da Marmaris’i yağmalayan şirketleri “İklim Destekçisi” ilan ederek tam da bu çitleme mantığının suç ortaklığını yapmaktadır. Ekolojik yıkımın sorumlularının podyuma çıkıp günah çıkardığı bu zirveler, küresel bir “yeşil boyama” (greenwashing) pazarından başka bir şey değildir. Karbon borsaları veya sahte taahhütler bu yangını söndüremez; çünkü bizi bu felakete sürükleyen serbest piyasa akılcılığı, kendi yarattığı krize çözüm üretemez.

Gerçek bir çözüm, bir bildiri metninin soyut sloganlarında değil, yaşamın kendi rasyonelliğinde gizlidir. Havayı, toprağı, dereleri ve suyu kâr odaklı şirketlerin, onların lobiciliğini yapan siyasi erkin ve denetimsiz dağıtım tekellerinin elinden geri almak zorundayız. Kentleri beton bloklar olarak değil, ekolojik dengelere ve toplumsal ihtiyaçlara göre demokratik olarak planlanan ortak yaşam alanları olarak yeniden düşünmeliyiz. Doğanın ve yaşamın üzerindeki o mülkiyet çitlerini söküp atmadığımız müddetçe, ne gökyüzündeki süngerin ağırlığından ne de yerdeki betonun gazabından kurtulmamız mümkündür.


WhatsApp at  | +49 17623699769 | info@alevihaberagi.com | Web | + posts

Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.

Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.

Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı

By Alevi Haber Ağı

Sevgili Canlar, Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir. Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır. Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir. Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir. Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can! Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir. Saygı ve sevgilerimizle… Alevi Haber Ağı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir