✍️ Roj Arslan-Gülçehre

e-posta: rojarslan@hotmail.com

“Bir yönetici, yalnızca kendi düşüncesinin temsilcisi değildir. Yönetimde sorumluluk aldığı andan itibaren, parçası olduğu ortak iradenin de sorumluluğunu taşır.”

✍️ Roj Arslan-Gülçehre

Bir kurumun, meclisin veya toplumsal yapının gücü yalnızca iyi fikirler üretmesinden gelmez. Asıl güç; tartışabilmekten, ortak bir karara varabilmekten ve karar verildikten sonra o iradeye birlikte sahip çıkabilmekten doğar.

Fakat tam da burada, üzerinde yeterince durmadığımız önemli bir sorun var:

Bir örgütte yönetim sorumluluğu üstlenmiş kişi ile sıradan bir üyenin sorumluluğu aynı mıdır?

Bence değildir.

Çünkü yönetimde yer almak yalnızca toplantılara katılmak, söz söylemek, oy kullanmak veya bir unvan taşımak değildir.

Yönetmek, alınan kararların sorumluluğunu da üstlenmektir.

Karardan Önce Özgürlük, Karardan Sonra Sorumluluk

Demokratik bir yapıda karar alınmadan önce herkes konuşabilmelidir.

İtiraz etmelidir.

Sorgulamalıdır.

“Ben böyle düşünmüyorum.” diyebilmelidir.

Gerekirse çoğunluğun karşısında tek başına durabilmelidir.

Çünkü farklı düşünceler susturulduğu anda ortak akıldan söz edemeyiz.

Bazı meseleler hemen karara bağlanmaz; zamana bırakılır, demlenir, yeniden konuşulur ve harmanlanır. Bazıları ise kurumun tüzüğü ve işleyişi doğrultusunda karara bağlanır.

Buraya kadar sorun yok.

Asıl sınav, karar verildikten sonra başlıyor.

Çünkü karar alınmadan önce özgürce itiraz eden yönetici, karar alındıktan sonra başka bir sorumlulukla karşı karşıyadır:

Kendi düşüncesi ile kurumun ortak iradesini birbirinden ayırabilmek.

İşte yöneticilik biraz da burada başlar.

Ben mi, Biz mi?

Diyelim ki yönetimde yedi kişi var.

Bir konu uzun uzun tartışılıyor. Üç kişi bir görüşü, dört kişi başka bir görüşü savunuyor ve kurumun belirlenmiş yöntemleri doğrultusunda karar alınıyor.

Üç kişinin düşüncesi yanlış mı oldu?

Hayır.

Onların görüşleri hâlâ değerlidir.

Fakat artık ortada yalnızca yedi ayrı kişinin düşüncesi değil, bir kurumun kararı vardır.

Şimdi asıl soru şudur:

Karşı görüşte kalan yönetici dışarı çıktığında ne yapacaktır?

“Ben zaten buna karşıydım.”

“Benim dediğim olmadı.”

“Onlar böyle karar verdi.”

“Ben olsam başka türlü yapardım.”

diyerek kendisini aldığı ortak sorumluluğun dışına mı çıkaracaktır?

Eğer böyle olacaksa başka bir soruyu sormamız gerekir:

O zaman yönetimde olmanın anlamı nedir?

Yönetim kurulunun kararına katılmadığı her durumda kendisini kurumdan ayıran kişi, yönetici olarak ortak sorumluluğu nasıl taşıyacaktır?

Sıradan Bir Üye ile Yönetici Arasındaki Fark Tam da Buradadır

Bir üye alınan kararı beğenmeyebilir.

Eleştirebilir.

“Ben olsaydım böyle yapmazdım.” diyebilir.

Çünkü o kişi kurumun yürütme sorumluluğunu üstlenmemiştir.

Fakat yönetici farklıdır.

Yönetici karar mekanizmasının içindedir.

Bilgiye ulaşır, tartışmaya katılır, sözünü söyler, itirazını yapar ve oyunu kullanır.

Bunun karşılığında da kurumsal sorumluluk üstlenir.

Yani yöneticilik yalnızca karar alma hakkı değildir.

Alınan kararın yükünü taşıma sorumluluğudur.

Bunu kabul etmiyorsak yöneticiliği yalnızca bir makam veya unvan olarak görüyoruz demektir.

Karara Uymak Körü Körüne İtaat Değildir

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Ortak karara sahip çıkmak, insanın düşünmekten vazgeçmesi anlamına gelmez.

Hiçbir yönetim, “Karar aldık, artık sorgulanamaz.” diyemez.

Kararlar yeniden değerlendirilebilir. Yanlış olduğu görülürse değiştirilebilir. Yeni bilgiler ortaya çıkarsa konu tekrar gündeme getirilebilir.

Hele karar tüzüğe, hukuka, etik ilkelere veya kurumun temel değerlerine açıkça aykırıysa itiraz etmek zaten başka bir sorumluluktur.

Ama bunun da yeri ve yöntemi vardır.

Sorun eleştirmek değildir.

Sorun, kurumsal mekanizmaları kullanmak yerine alınan kararın arkasından kişisel bir karşı kampanya yürütmektir.

Çünkü o noktadan sonra eleştiri ile kurumsal sorumsuzluk arasındaki sınır bulanıklaşır.

Rızalık, “Benim Dediğim Olsun” Demek Değildir

Alevi Yolunun önemli kavramlarından biri rızalıktır.

Fakat rızalığı da doğru anlamamız gerekiyor.

Rızalık, herkesin benim düşündüğüm gibi düşünmesi değildir.

Rızalık;

dinleyebilmektir,

söz verebilmektir,

sözünün arkasında durabilmektir,

başkasının hakkını gözetebilmektir,

gerektiğinde kendi düşüncesini yeniden sorgulayabilmektir.

Cem meydanında yalnızca konuşmak yoktur; dinlemek de vardır.

Yalnızca “ben” yoktur; biz vardır.

O hâlde kurumsal yaşamımızda neden sürekli “benim dediğim” üzerinden hareket ediyoruz?

Bir taraftan ortak akıl diyoruz, diğer taraftan kendi düşüncemiz kabul edilmediğinde ortak iradeyi sorguluyoruz.

Bir taraftan rızalık diyoruz, diğer taraftan rızalığı kendi fikrimizin kabul edilmesi olarak yorumluyoruz.

Bir taraftan örgütlülük diyoruz, diğer taraftan karar hoşumuza gitmediğinde bireysel davranıyoruz.

Bu çelişkiyi artık konuşmamız gerekiyor.

“Dediğim Dedik” Anlayışı Kurumu İçeriden Tüketir

Bir kurumun en büyük sorunu her zaman dışarıdan gelen saldırılar değildir.

Bazen kurumları içeriden zayıflatan şey, ortak karar kültürünün oluşmamasıdır.

Her yönetici kendi kararını uygularsa,

herkes yalnızca kendi çevresine başka bir şey anlatırsa,

alınan kararlar ertesi gün yeniden tartışmaya açılırsa,

kişisel kırgınlıklar kurumsal mesele hâline getirilirse,

orada yönetim vardır ama örgütlülük yoktur.

Çünkü örgütlü olmak, yalnızca aynı çatı altında bulunmak değildir.

Örgütlü olmak, gerektiğinde kişisel tercihimizin önüne ortak sorumluluğu koyabilmektir.

Yönetici Olmak Bir Ayrıcalık Değil, Daha Fazla Sorumluluktur

Belki de en büyük yanılgımız burada.

Yönetimde bulunmayı bazen bir statü gibi görüyoruz.

Oysa yönetici olmak daha fazla konuşma hakkı değil, daha fazla sorumluluk alma yükümlülüğüdür.

Sıradan bir insan kendi sözünden sorumludur.

Yönetici ise hem kendi sözünden hem de temsil ettiği kurumun sözünden sorumludur.

Bu nedenle yönetici;

ne zaman kendi adına konuştuğunu,

ne zaman kurum adına konuştuğunu,

nerede kişisel görüşünün bittiğini,

nerede ortak sorumluluğun başladığını

bilmek zorundadır.

Bunu ayıramayan insanın önce kendisine şu soruyu sorması gerekir:

Ben gerçekten yönetim sorumluluğu almaya hazır mıyım?

Son Söz: Masada “Ben”, Kararda “Biz” Olabilmek

Örgütlü yaşamın özü belki de birkaç kelimeyle anlatılabilir:

Karardan önce konuş.

Tartış.

Eleştir.

Sorgula.

İtiraz et.

Ama karar ortak ve meşru yöntemlerle alındığında, artık yalnızca “ben” diye düşünme.

Çünkü yönetimdeysen, o kararın sorumluluğunun da bir parçasısın.

Bugün kurumlarımızın ihtiyacı, her söylenene başını sallayan insanlar değildir.

Tam tersine; düşünen, sorgulayan, gerektiğinde itiraz eden ama aynı zamanda ortak karar kültürünü taşıyabilecek olgunluğa sahip yöneticilerdir.

Mesele kimin haklı çıktığı değildir.

Mesele kurumun nasıl ayakta kalacağıdır.

Mesele benim dediğimin olması değildir.

Bizim birlikte karar verebilmemiz ve verdiğimiz kararın sorumluluğunu birlikte taşıyabilmemizdir.

Çünkü “ben” diyerek fikir sahibi olunur; ama “biz” diyebildiğimiz ölçüde örgüt olunur.

Masada farklı düşüncelerimiz olabilir.
Kararda ise ortak sorumluluğumuz vardır.

İşte yöneticilik ile yalnızca bir kurumun içinde bulunmak arasındaki temel fark da budur.

Yönetmek, yalnızca karar vermek değil; verilen kararın sorumluluğunu taşımaktır.

Àsk ile 🙏,
Roj