✍️ Hasan Subaşı

e-posta: subasikocer@gmail.com

Alevilikte hakikat, yalnızca inanılan ya da dile getirilen soyut bir kavram değildir. Hakikat, insanın yaşam karşısında aldığı tutumla, haksızlık karşısında gösterdiği dirençle ve mazlumun acısına verdiği yanıtla anlam kazanır. Bu nedenle Alevi öğretisindeki “Mazlumun yanında, zalimin karşısında olmak” ilkesi, basit bir ahlaki öğüt değil; tarihsel, toplumsal ve felsefi bir duruştur.

✍️ Hasan Subaşı

10 Ekim: Katliamın Karanlığına Karşı Alevilerin Hakikat, ve Adalet Duruşu
10 Ekim Ankara Gar Katliamı, yalnızca barış isteyen insanların yaşamdan koparıldığı bir gün değil; insanlığın vicdanına, halkların birlikte yaşama iradesine ve barış umuduna yöneltilmiş tarihsel bir saldırıdır. Alevi öğretisinin mazlumdan yana, zalime karşı duruşu ise bu karanlığın karşısında hakikati, adaleti ve insan onurunu savunmanın tarihsel ve ahlaki sorumluluğunu hatırlatmaktadır.

10 Ekim: İnsanlığın Vicdanında Açılan Yara
10 Ekim 2015 sabahı Ankara Garı önünde yükselen çığlıklar, yalnızca bir katliamın değil, insanlık tarihinin en kadim çatışmalarından birinin de yankısıydı:. Yaşamı savunanlarla ölümü kutsayanların, barışı isteyenlerle savaştan beslenenlerin, insanı merkeze alanlarla insanı kendi karanlık ideolojilerine kurban edenlerin çatışması Ankara Gar Katliamı.
O sabah Ankara’ya gelenler, ellerinde silah değil, barış talepleri taşıyorlardı. Farklı kimliklerden, inançlardan ve siyasal geleneklerden insanlar, eşit ve özgür bir geleceğin mümkün olduğunu haykırmak için bir araya gelmişlerdi.
Ancak IŞİD’in gerçekleştirdiği canlı bomba saldırısı, bu barış buluşmasını kanlı bir katliama dönüştürdü. 103 insan yaşamını yitirdi. Yüzlerce insan yaralandı. Geride ise yalnızca parçalanmış bedenler değil, parçalanmış hayatlar, yarım kalmış sevdalar, bir daha açılmayacak kapıları bekleyen anneler ve babalar kaldı. Ve o gün Ankara Garı önünde yere düşen her insan, bu ülkenin ortak geleceğinden koparılan bir parçaydı.

Katliamı gerçekleştiren cihatçı örgütün zihniyeti, insanın özgür iradesini, farklılıkların bir arada yaşama hakkını ve toplumsal barışı düşmanlaştıran bir anlayışın ürünüydü. Bu nedenle 10 Ekim’i yalnızca bir terör saldırısı olarak değerlendirmek, onun toplumsal ve tarihsel anlamını eksik bırakır. Çünkü hedef alınan yalnızca insanlar değildi. Hedef alınan, halkların kardeşliği, eşit yurttaşlık talebi ve demokratik bir toplum kurma iradesiydi.
Alevi Öğretisinde Mazlumdan Yana Olmak: Bir İnançtan Öte, Ahlaki ve Tarihsel Sorumluluk

Alevi inancının temelinde insanı kutsal gören, insan onurunu her türlü siyasal ve dinsel otoritenin üzerinde değerlendiren köklü bir düşünce bulunmaktadır. Bu düşüncenin merkezinde, insanın insana karşı sorumluluğu vardır. Alevilikte hakikat, yalnızca inanılan ya da dile getirilen soyut bir kavram değildir. Hakikat, insanın yaşam karşısında aldığı tutumla, haksızlık karşısında gösterdiği dirençle ve mazlumun acısına verdiği yanıtla anlam kazanır. Bu nedenle Alevi öğretisindeki “Mazlumun yanında, zalimin karşısında olmak” ilkesi, basit bir ahlaki öğüt değil; tarihsel, toplumsal ve felsefi bir duruştur.

Bu duruşun temelinde, zulmün yalnızca zulmü gerçekleştiren kişiden ibaret olmadığı düşüncesi yatar. Zulmü mümkün kılan siyasal ilişkiler, toplumsal eşitsizlikler, ayrımcı ideolojiler ve sessizlik kültürü de sorgulanmak zorundadır. Çünkü zalim yalnızca öldüren değildir. Zulmü meşrulaştıran, acıyı görünmez kılan, adalet arayışını bastıran ve insan hayatını siyasal çıkarların gerisine iten her anlayış, zulmün devamına hizmet eder.
Alevi öğretisinin tarihsel direniş geleneği, bu noktada anlam kazanır. Haksızlığa boyun eğmemek, zalimin karşısında gerçekleri savunmak ve bedeli ne olursa olsun insan onurundan vazgeçmemek, bu geleneğin temel ahlaki dayanaklarıdır!
Kerbela’dan Ankara Garı’na: Zulmün Karşısında Eğilmeyen İnsanlık Onuru
Kerbela, Alevi toplumsal belleğinde yalnızca geçmişte yaşanmış bir trajedi değildir. Kerbela, iktidar ile hakikat, zorbalık ile adalet, teslimiyet ile direniş arasındaki tarihsel çatışmanın güçlü bir simgesidir. Hz. Hüseyin’in Yezid karşısındaki duruşu, yalnızca bir iktidar mücadelesi olarak değil, haksızlığı meşru kabul etmemenin ve insan onurunu korumanın ahlaki ifadesi olarak anlam kazanmıştır.

Kerbela’da yaşanan acı, yüzyıllar boyunca Alevilerin toplumsal hafızasında bir yas olduğu kadar, zulme karşı direnme bilincinin de taşıyıcısı olmuştur. Ancak Kerbela’nın tarihsel anlamını yalnızca gözyaşına indirgemek, onun taşıdığı derin felsefi mirası eksiltir.
Kerbela’yı anlamak, yalnızca Hüseyin’e ağlamak değildir. Hüseyin’i katleden zihniyetin hangi koşullarda ortaya çıktığını, nasıl meşrulaştırıldığını ve farklı tarihsel biçimlerde nasıl yeniden üretildiğini sorgulamakt, kavramak ve anlamaktır!

Bu bakımdan Ankara Garı ile Kerbela arasında kurulabilecek bağ, olayların tarihsel koşullarını özdeşleştirmek değil, zulüm karşısındaki ahlaki tutumun sürekliliğini kavramaktır. Kerbela’da hakikati savunmanın bedelini yaşamıyla ödeyenlerin hatırası, Ankara Garı’nda barış için bir araya gelen insanların katledilmesi karşısında da güçlü bir vicdani sorumluluk doğurmaktadır. Çünkü zaman değişse de insanlık aynı temel soruyla karşı karşıya kalmaktadır.
Zulüm karşısında nerede duracağız? Gücün ve zorbalığın yanında mı, yoksa hakikatin ve mazlumun yanında mı? Alevi öğretisinin bu soruya verdiği tarihsel yanıt açıktır. İnsan onurunun, adaletin ve mazlumun yanında.

Bir Annenin Çığlığı, Bir Halkın Vicdanıdır
10 Ekim’in üzerinden yıllar geçti. Ama bazı anneler için zaman, hâlâ o sabahın karanlığında duruyor.
Bir anne düşünün…
Sabah evladını uğurlamış. Belki arkasından son kez bakmış, belki de akşam döndüğünde ne yemek istediğini sormuş. O evlat bir daha dönmemiş.
Bir baba düşünün… Evladının çocukluğunu, ilk adımlarını, ilk sözlerini hatırlıyor. Bütün yaşamını gözlerinin önünden geçiriyor. Sonra bir fotoğrafın karşısında sessizce oturuyor.
Bir eş düşünün…
Birlikte kurulmuş hayallerin, geleceğe ilişkin umutların, henüz yaşanmamış güzel günlerin yerini tarifsiz bir boşluk almış.
Bir çocuk düşünün…
Büyüdükçe annesinin ya da babasının neden yanında olmadığını daha derinden kavrıyor. İşte katliamın gerçek yüzü budur.
Ölüm, yalnızca bir insanın yaşamını sona erdirmez. Onunla birlikte yaşayan insanların dünyasında da onarılması mümkün olmayan boşluklar açar. Bir annenin gözyaşı, yalnızca kaybettiği evladının ardından dökülen bir damla değildir. O gözyaşında, yarım bırakılmış bir hayatın, çalınmış bir geleceğin ve adalet bekleyen bir toplumun acısı vardır.
Ankara Garı’nda yaşamını yitirenlerin yakınlarının yıllardır sürdürdüğü adalet mücadelesi, bu nedenle yalnızca kişisel bir yasın dışavurumu değildir. O mücadele, ölenlerin unutulmaması, sorumlulukların bütün yönleriyle açığa çıkarılması ve benzer acıların yeniden yaşanmaması için verilen toplumsal bir mücadeledir.

Katliamda yakınlarını kaybedenlerin acısını gerçekten anlamak, onların gözyaşlarını yalnızca anma törenlerinde hatırlamakla mümkün değildir. O gözyaşlarının neden hâlâ dinmediğini, adalet taleplerinin neden sürdüğünü ve toplumsal hafızanın neden bu kadar ağır bir yük taşıdığını da anlamak gerekir. Çünkü bir annenin evladının ardından yükselen çığlığı susturulamaz. O çığlık, adalet yerini bulmadıkça toplumun vicdanında yankılanmaya devam eder.

Şeriatçı-Faşist Zihniyet ve Yaşamı Hedef Alan Karanlık
10 Ekim Katliamı’nı gerçekleştiren IŞİD’in ideolojik dünyası, farklı inançları, kimlikleri ve yaşam biçimlerini düşmanlaştıran tekçi ve cihatçı bir anlayış üzerine kuruluydu. Bu anlayışta insan, kendi başına değer taşıyan özgür bir varlık olarak görülmez. İnsanın yaşam hakkı, örgütün dayattığı mutlak doğrulara bağlı hâle getirilir.

Farklı düşünen, farklı inanan ya da farklı bir toplumsal düzen isteyen insanlar düşman ilan edilir.
Bu yönüyle cihatçı fanatizm ile faşist siyasal zihniyet arasında önemli ideolojik ortaklıklar bulunmaktadır. Çoğulculuğun reddi, mutlak itaat talebi, düşman yaratma siyaseti ve şiddetin meşrulaştırılması. Bununla birlikte, katliamın sorumluluğunu belirli bir dinin bütün mensuplarına yüklemek de aynı ayrımcı mantığın yeniden üretilmesi olur. Eleştirilmesi gereken, inancı siyasal tahakkümün ve öldürmenin aracına dönüştüren örgütlü zihniyettir.
Aleviler, tarih boyunca farklı dönemlerde dinsel ve siyasal baskılara, ayrımcılığa ve katliamlara maruz kalmış bir toplumsal hafızanın taşıyıcılarıdır. Dersim, Maraş, Çorum ve Sivas, bu hafızada derin yaralar açmış tarihsel deneyimlerdir. Bu acıların her birinin kendine özgü siyasal ve tarihsel koşulları vardır. Ancak ortak bir gerçeklik de bulunmaktadır: İnsanların kimlikleri, inançları ve düşünceleri nedeniyle hedef alınması. Bu nedenle Alevilerin 10 Ekim karşısındaki duruşu, yalnızca geçmişte yaşadıkları acıların yarattığı duygusal bir yakınlıkla açıklanamaz. Bu duruş, zulmün hangi toplumsal kesime yöneldiğinden bağımsız olarak insan yaşamını savunmayı esas alan bir ahlaki sorumluluğun ifadesidir.

Alevi öğretisinin evrenselliği, yalnızca Alevi’nin acısına değil; Kürt’ün, Türk’ün, Sünni’nin, Hristiyan’ın, inançsızın, emekçinin, kadının ve bütün ezilenlerin acısına aynı insanlık sorumluluğuyla yaklaşabilmesindedir.
Mazlumdan yana olmak, mazlumun kimliğine bakarak taraf seçmek değildir. Mazlumdan yana olmak, haksızlığa uğrayanın kim olduğuna bakmaksızın zulmün karşısında durabilmektir.

Rızalık Toplumundan Demokratik Topluma: Aleviliğin Barış Anlayışı
Alevi öğretisindeki rızalık ilkesi, yalnızca bireyler arasındaki ilişkileri düzenleyen bir inanç kavramı değildir. Aynı zamanda toplumsal yaşamın hangi ahlaki temeller üzerinde kurulması gerektiğine ilişkin güçlü bir düşünsel imkân sunar.
Rızalık, zorlamanın karşısına özgür iradeyi; tahakkümün karşısına eşitliği; keyfî gücün karşısına toplumsal sorumluluğu koyar.
Bir insanın diğerine üstünlük kurmadığı, kimsenin kimliğinden dolayı aşağılanmadığı ve toplumsal ilişkilerin karşılıklı saygı temelinde geliştiği bir yaşam düşüncesi, rızalık anlayışının çağdaş demokratik yorumuyla buluşur.
Bu açıdan bakıldığında barış, yalnızca silahların susması değildir. Barış, adaletin toplumsal yaşamda karşılık bulmasıdır. Barış, farklı kimliklerin eşit haklarla yaşayabilmesidir. Barış, insanların düşüncelerini açıklarken, inançlarını yaşarken ve haklarını savunurken korku duymamasıdır. Barış, geçmişin acılarının üzerinin örtülmesi değil, hakikatle yüzleşilmesidir. Ankara Garı’nda katledilen insanların savunduğu barış talebi de böylesi bir toplumsal gelecek arayışıyla ilişkilidir.
Alevi öğretisinin “eline, diline, beline sahip ol” ilkesi, insanın kendi davranışlarından sorumlu olması gerektiğini hatırlatırken; rızalık ve kul hakkı anlayışı da toplumsal ilişkilerin adalet temelinde kurulması gerektiğini vurgular. Bu değerlerin günümüz koşullarında demokratik haklar, eşit yurttaşlık ve toplumsal barış mücadelesiyle buluşturulması, Alevi düşüncesinin tarihsel birikimini yaşayan bir toplumsal sorumluluğa dönüştürür.
Yas Tutmak Yetmez: Hakikati Savunmak ve Adalet İstemek Gerekir
Katliamların ardından gerçekleştirilen anmalar, toplumsal hafızanın korunması açısından büyük önem taşır. Ancak anmak, yalnızca geçmişe dönüp acıyı hatırlamak değildir. Anmak, bugünün sorumluluğunu üstlenmektir.
Bir katliamın gerçek anlamda aydınlatılması, yalnızca doğrudan faillerin belirlenmesiyle sınırlı kalmamalıdır. Önlenebilirlik, kamu görevlilerinin sorumlulukları, güvenlik ihmalleri ve yargısal süreçlerin bütün boyutları da etkili, bağımsız ve şeffaf biçimde araştırılmalıdır. Çünkü cezasızlık, yalnızca geçmişte işlenmiş bir suçun hesabının sorulmaması değildir. Aynı zamanda gelecekte işlenebilecek suçlar bakımından da tehlikeli bir toplumsal ve siyasal ortam yaratır. Bu nedenle adalet mücadelesi, ölenlerin hatırasına gösterilen saygının en somut biçimlerinden biridir.
Alevi inancının hakikat anlayışı açısından da unutmak ile bağışlamak, yüzleşmek ile üzerini örtmek aynı şey değildir. Hakikat açığa çıkmadan, sorumluluklar belirlenmeden ve adalet sağlanmadan toplumsal yaraların iyileştiğinden söz edilemez.
Bir annenin gözyaşını dindirecek hiçbir mahkeme kararı, yitirdiği evladını geri getiremez. Ama adaletin sağlanması, o annenin acısının yok sayılmadığını, evladının yaşamının değersiz görülmediğini ve toplumun bu suç karşısında sessiz kalmadığını gösterebilir. Bu yüzden adalet talebi, yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ahlaki ve toplumsal bir taleptir.

Alevilerin Tarihsel Sorumluluğu: Acıların Ortaklığından Mücadelenin Ortaklığına
Alevilerin tarihsel belleğinde zulme karşı direnmek, yalnızca kendi toplumsal varlığını koruma mücadelesi değildir. Bu belleğin en güçlü yönü, yaşanmış acılardan evrensel bir adalet bilinci üretme imkânıdır. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.Acı çekmiş olmak, kendiliğinden adil bir toplumsal duruş yaratmaz. Tarihsel acının özgürleştirici bir bilince dönüşmesi, o acıdan hangi ahlaki ve siyasal sonuçların çıkarıldığına bağlıdır.

Eğer geçmişte yaşanan katliamlar yalnızca kendi kimliğimizin mağduriyetini anlatmak için hatırlanırsa, hafıza dar bir aidiyet alanına hapsolur. Oysa Alevi öğretisinin insan merkezli yaklaşımı, bu hafızayı bütün mazlumlarla dayanışmanın kaynağına dönüştürme olanağı sunar. Dersim’in acısını anlamak, Ankara Garı’nda evladını kaybeden annenin acısını da anlamayı gerektirir. Sivas’ta yakılan canların hatırasını yaşatmak, başka bir yerde düşünceleri ya da kimlikleri nedeniyle öldürülen insanların yaşam hakkını da aynı kararlılıkla savunmayı gerektirir.


Kerbela’da Hüseyin’in yanında olduğunu söylemek, günümüzün haksızlıkları karşısında da adaletin yanında durmayı gerektirir. İşte bu nedenle Alevilerin mazlumdan yana, zalime karşı duruşu, geçmişte kalmış bir inanç anlatısı değil; her kuşağın yeniden üstlenmesi gereken tarihsel bir sorumluluktur. Zalimin kimliğine göre değil, zulmün kendisine karşı durmak; mazlumun kimliğine göre değil, uğradığı haksızlığa göre dayanışma göstermek, bu sorumluluğun en temel ölçüsüdür.

10 Ekim’in Canları Bizden Ne İstiyor? Bugün Ankara Garı önünde yitirilen canların anısına saygı duruşuna durduğumuzda, yalnızca geçmişin acısıyla değil, geleceğe ilişkin sorumluluğumuzla da yüzleşiyoruz. O insanların artık söyleyemediği sözler var. Yarım kalan cümleleri, kavuşamadıkları sevdikleri, büyütemedikleri çocukları, gerçekleştiremedikleri hayalleri var. Geride kalanların yüreğinde dinmeyen bir sızı var…
Bir anne, evladının fotoğrafına bakarken belki hâlâ o sabahı düşünüyor. Bir baba, kalabalıkların arasında evladının sesini arıyor.
Bir çocuk, hiç tamamlanmayacak bir özlemi büyütüyor içinde. Onların acısını hiçbir sözcük bütünüyle anlatamaz. Hiçbir yazı, bir annenin evladının tabutuna sarıldığı andaki çaresizliğini tam olarak dile getiremez.

Ama o acının karşısında sessiz kalmamak mümkündür. O gözyaşlarını toplumsal vicdanın sesi hâline getirmek mümkündür. O çığlıkların unutulmasına izin vermemek mümkündür. Çünkü Ankara Garı’nda katledilenler yalnızca kendi yaşamlarını değil, hepimizin birlikte yaşama umudunu temsil ediyorlardı. Onların ardından yükselen adalet talebi, yalnızca geçmişin hesabının sorulması değil, gelecekte başka annelerin aynı acıyı yaşamaması talebidir.

Adalet Arayışimiz Sürmelidir
10 Ekim, bu ülkenin toplumsal belleğinde kapanmayacak bir yara olarak durmaktadır.
Ancak o yara, yalnızca acının değil, insanlığın ortak vicdanının da taşıyıcısıdır. Alevi öğretisinin tarihsel ve felsefi mirası bize şunu hatırlatır. Hakikat, gücün karşısında teslim olmakla değil, haksızlığa karşı direnmekle korunur. Mazlumun yanında olmak, yalnızca acısına ortak olmak değildir. Onun adalet mücadelesine sahip çıkmak, yaşam hakkını savunmak ve zulmü mümkün kılan koşullarla yüzleşmektir.


Kerbela’dan Dersim’e, Maraş’tan Çorum’a, Sivas’tan Ankara Garı’na uzanan tarihsel hafıza, birbirinden farklı olayların acılarını tekleştirmeden, insanlık onurunu savunmanın ortak sorumluluğunu hatırlatmaktadır.

Bugün 10 Ekim’in canlarını anarken, onların barış özlemini yalnızca sözlerde değil, yaşamın bütün alanlarında savunmak zorundayız. Çünkü barış, adalet olmadan eksik kalır. Çünkü hakikat, unutularak korunamaz. Çünkü insanlık, mazlumun acısına sırt dönerek ayakta kalamaz. Çünkü bir annenin evladının ardından döktüğü gözyaşı, yalnızca o annenin değil, insan olma sorumluluğunu taşıyan herkesin vicdanına bırakılmış ağır bir emanettir.

10 Ekim’de yaşamdan koparılan canların anısı önünde saygıyla eğiliyoruz. Onların yarım kalan barış düşleri, bizim ortak sorumluluğumuzdur. Onların susturulan sesleri, hakikat ve adalet mücadelemizde yaşamaya devam edecektir. 10 Ekim’i unutmadık, unutmayacağız.
Katledilen bütün canların anısına saygıyla…


WhatsApp at  | +49 17623699769 | info@alevihaberagi.com | Web | + posts

Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.

Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.

Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı

By Alevi Haber Ağı

Sevgili Canlar, Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir. Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır. Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir. Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir. Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can! Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir. Saygı ve sevgilerimizle… Alevi Haber Ağı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir