Mehmet Gülbaş : Dağın Yeli, Harmanın Tozu

Türkan Doğan

İki öküzü vardı Mehmet’in. Onlarla tarlasını sürer, harmanını kaldırır, geçimini sağlamaya çalışırdı. Öküzlerin boyunlarında boyunduruğun izi, sırtlarında yılların yorgunluğu vardı. Mehmet, sabah gün ağarmadan ahıra girer, önce onların yanına uğrardı. Yemlerini önlerine koyar, sırtlarını okşar, boyunduruklarını hazırlardı

✍️ Türkan Doğan

Köyün üstüne sabah, dağların ardından ağır ağır sökülürdü. Geceden kalan soğuk, taş duvarların arasına siner; rüzgâr damların saçaklarında uğuldar, bacalardan yükselen dumanı daha göğe varmadan önüne katıp götürürdü. Kışın kar yağdığında yollar kaybolur, çeşmelerin ağzı buz tutar, ağaçların dalları beyaz bir sessizliğe bürünürdü. İnsan, böyle sabahlarda kapısını açarken önce yüzüne vuran ayazı hisseder, sonra gözlerini dağlara çevirirdi. Dağlar oradaydı. Her şey değişse de onlar yerinden oynamaz, köyün üstüne çöken gölgelerini eksiltmezlerdi.
Mehmet Gülbaş da o köyün insanlarından biriydi. Öyle yüksek sesle konuşan, girdiği yerde kendini gösteren adamlardan değildi. Onu anlatmak isteyenin önce ellerine bakması gerekirdi. Parmaklarının arasına yerleşmiş nasıra, güneşten koyulaşmış yüzüne, rüzgârın çizgilerini derinleştirdiği alnına… Bir de sabahın erken saatlerinde ahırın kapısını açarkenki hâline. Çünkü Mehmet’in hayatı, çoğu insanın gözünden kaçan küçük işlerin, bitmek bilmeyen uğraşların ve toprağa verilmiş uzun bir emeğin içinden geçiyordu.
İki öküzü vardı Mehmet’in. Onlarla tarlasını sürer, harmanını kaldırır, geçimini sağlamaya çalışırdı. Öküzlerin boyunlarında boyunduruğun izi, sırtlarında yılların yorgunluğu vardı. Mehmet, sabah gün ağarmadan ahıra girer, önce onların yanına uğrardı. Yemlerini önlerine koyar, sırtlarını okşar, boyunduruklarını hazırlardı. İnsan bazen kendisine söyleyemediği sözü bir hayvana söylerdi. Mehmet de ara sıra öküzlerine seslenir, sanki onlar onu anlayacakmış gibi içinden geçenleri anlatırdı. Belki de anlıyorlardı. Çünkü insanın yanında uzun yıllar yürüyen canlı, onun sesindeki yorgunluğu da sevincini de tanırdı.
Köyde hayat kolay değildi. Toprak herkese aynı cömertlikle davranmazdı. Kimi yıl yağmur vaktinde yağar, ekin başını kaldırırdı; kimi yıl gökyüzü haftalarca tek damla su vermez, tarlalar susuzluktan çatlayıp kalırdı. Bir de insanın kendi elinde olmayan dertleri vardı. Hastalık, borç, geçim sıkıntısı… Bunların hiçbiri toprağın sürülmesini beklemezdi. Güneş doğar, gün ilerler, yapılacak iş insanın karşısında dururdu. Yoksulun dinlenmesi bile çoğu zaman işini bitirmesine bağlıydı.
Bahar geldiğinde dağların yüzü değişirdi. Kış boyunca karın altında bekleyen toprak, ilk ılık yağmurlarla birlikte kokusunu salardı. Dere yataklarında sular çoğalır, kuşlar yuvalarına döner, kuru dalların ucunda yeşil tomurcuklar belirirdi. Köyün kadınları çeşme başında buluşur, çocuklar çamurlu yollarda koşar, koyunların ardından kuzuların ince sesleri duyulurdu. Kışın içine kapanmış evler yavaş yavaş canlanırdı.
Mehmet, tarlasına ilk kez saban vuracağı gün toprağı avucuna alırdı. Parmaklarının arasında ezer, nemini hisseder, başını kaldırıp gökyüzüne bakardı. Onun için bahar, takvimde değişen bir mevsimden ibaret değildi. Bahar, yeniden başlayabilmekti. Geçen yılın eksiklerini unutmak değil, onlara rağmen yeniden toprağa tutunmaktı.
Öküzler sabana koşulunca Mehmet arkalarından yürür, demirin toprağı yararken çıkardığı sesi dinlerdi. Sabanın açtığı çizginin ardından kara toprak görünür, tarlanın yüzü yavaş yavaş değişirdi. Her dönüşte biraz daha yorulurdu insan; ama tarlanın sürülmüş hâlini gördükçe içindeki yorgunluğun yanına küçük bir umut yerleşirdi. O umut, henüz toprağın altında duran bir avuç tohumdan ibaretti. Yine de insanı ayakta tutmaya yeterdi.
Mehmet’in hayatında toprak yalnızca ekmek demek değildi. Toprak, insanın geldiği yerdi; ayağının bastığı, alın terinin karıştığı, bir gün bedeninin de kavuşacağı yer. Köyün insanları bunu kitaplardan öğrenmemişti. Büyüklerinden görmüş, yaşayarak anlamışlardı. Bir lokmanın bölüşülmesi, komşunun kapısının çalınması, dara düşenin elinden tutulması, kimsenin hakkına göz dikilmemesi… Bunlar, gündelik hayatın içinde öğrenilen değerlerdi.
Alevi köyünde insanın değeri, malının mülkünün büyüklüğüyle ölçülmezdi. Cemden kalan bir söz gibi, insanın özü davranışında görünürdü. Birlikte oturulan sofranın, bölüşülen lokmanın, alın terine gösterilen saygının ayrı bir yeri vardı. Rızalık, yalnızca ağızdan çıkan bir söz değil, insanın başkasına nasıl davrandığında ortaya çıkan bir tutumdu. Komşunun hakkını gözetmek, dara düşenin elinden tutmak, lokmayı paylaşırken kimseyi dışarıda bırakmamak, köyün görünmez ahlakıydı. Mehmet’in hayatı da bu sessiz ölçülerle ilerliyordu. Büyük laflar etmezdi. Bildiğini işiyle, davranışıyla gösterirdi. Bir insanın elindeki ekmeği bölüşmesi, bazen uzun konuşmalardan daha çok şey anlatırdı.
Yaz gelip de ekinler sararmaya başladığında köyün bütün dikkati tarlalara çevrilirdi. Güneş erkenden yükselir, öğle vakti toprağın üstünde hava titrerdi. Başaklar rüzgârda dalgalanır, uzaktan bakıldığında sarı bir denizi andırırdı. Mehmet, ekinlerin arasından yürür, başakları avucunun içinde yoklardı.
Harman vakti geldiğinde köyün uykusu iyice kısalırdı. Sabahın serinliğinden yararlanmak için erkenden işe koyulunur, gün yükseldikçe herkesin yüzüne toz ve ter yapışırdı. Mehmet iki öküzünü harmana koşar, düveni sapların üzerinde döndürürdü. Öküzler ağır ağır ilerler, düvenin altında başaklar ezilir, taneler samandan ayrılmaya başlardı. Harman yerinde havalanan toz, güneş ışığında altın sarısı bir bulut gibi görünürdü.
Mehmet’in kaşlarına saman parçaları takılır, gömleği sırtına yapışırdı. Bazen durur, alnındaki teri kolunun tersiyle siler, öküzlerine soluklanmaları için zaman tanırdı. Sonra yeniden yürürlerdi. Bir tur daha, bir tur daha… Harman işi bitmek bilmezdi. Ama her turda buğday biraz daha ortaya çıkar, emek yavaş yavaş ürüne dönüşürdü.
Bu yüzden harman yerinde yalnızca buğday dövülmezdi; insanların korkuları, beklentileri, gelecek kaygıları da o tozun içinde dönüp dururdu.
Rüzgârın yönü değiştiğinde Mehmet başını kaldırırdı. Dağlardan gelen yel, harmanın üstünden geçer, ince samanları alıp köyün ötesine taşırdı. Mehmet o rüzgârı tanırdı. Çocukluğundan beri yüzüne çarpan, kışın kapısını zorlayan, yazın terini kurutan aynı rüzgârdı bu. Dağın yeli, insanın sırtına görünmez bir yük gibi yerleşir; yıllar geçtikçe o yükle yürümeyi öğrenirdin.
Güz geldiğinde dağların yeşili sarıya, sarısı kahverengiye dönerdi. Ağaçların yaprakları birer birer düşer, akşamlar erkenden kararırdı. Köyün yollarına sessizlik çöker, evlerde kış hazırlıkları başlardı. Odunlar istiflenir, un çuvalları içeri taşınır, ahırların kapıları onarılırdı. Mehmet de öküzlerinin yemini ayırır, çatının açık kalan yerlerini kapatır, kış gelmeden elinden geleni yapmaya çalışırdı.
Sonbahar, insana geçen zamanı daha çok hatırlatırdı. Baharda filizlenen ne varsa yavaş yavaş toprağa dönmeye hazırlanırdı. İnsan da kendi ömrüne bakardı. Kaç bahar görmüş, kaç harman kaldırmış, kaç kışı dişini sıkarak geçirmişti?

Mehmet'in ellerindeki çizgiler derinleşmiş, yüzüne yılların yorgunluğu yerleşmişti. Fakat ertesi sabah yine erkenden kalkacak, öküzlerinin yanına gidecek, yapılacak işi yapacaktı. Hayat, onun için büyük kararlarla değil, sabah yeniden ayağa kalkmakla sürüyordu.

Köyün üzerinden gece inerken evlerin pencerelerinde ışıklar yandı. Dağın yeli bir kez daha esmeye başladı. Harman yerinde savrulan toz, günler önce toprağa karışmıştı. Ama Mehmet Gülbaş’ın ayak izleri, sabanın açtığı çizgiler, iki öküzün yürüdüğü yollar ve alın teriyle büyüttüğü başaklar o köyün hayatına karışmıştı.
Toprak, kendisine emek verenleri adlarıyla anmazdı. Fakat her emeğin izini taşırdı. Hangi elin saban tuttuğunu, hangi ayağın çamura battığını, hangi alın terinin bir başağı büyüttüğünü bilirdi.
Mehmet Gülbaş’ın ömrü de o toprağın üzerinde, dağın yeliyle harmanın tozu arasında geçti.
Ve belki bir gün, köyün çocuklarından biri o eski harman yerinden geçerken büyüklerine soracaktı:
“Burada eskiden kimler çalışırdı?”
Birisi dağın eteğini gösterecek, sonra tarlaların uzandığı yere bakacaktı.
“Mehmet Gülbaş vardı,” diyecekti. “İki öküzü vardı. Toprağını kendi sürer, harmanını kendi kaldırırdı.”
İşte o zaman, yıllar önce esip geçmiş rüzgârın içinden Mehmet’in adı yeniden duyulacaktı.
Çünkü bazı insanların hayatı büyük taşlara yazılmaz. Onların hikâyesi toprağa, harman yerine, köy yollarına ve kendilerinden sonra gelen insanların anlattığı birkaç cümleye kalır.
Dağın yeli eser, harmanın tozu savrulur.
İnsan geçer.
Şimdi derin ıykusunda, yıllardır uyur bir tepenin ucunda köyü izeyerek.
Emeği kalır.


WhatsApp at  | +49 17623699769 | info@alevihaberagi.com | Web | + posts

Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.

Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.

Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı

By Alevi Haber Ağı

Sevgili Canlar, Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir. Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır. Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir. Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir. Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can! Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir. Saygı ve sevgilerimizle… Alevi Haber Ağı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir