Alevi Felsefesinde Doğa, Rızalık ve Ekolojik Adalet

✍️ Hasan Hüseyin Dönmez

📨hasanhuseyindonmez897@gmail.com

Pir Sultan Abdal, Alevi toplumsal belleğinde yalnızca bir ozan değil, aynı zamanda haksızlığa ve baskıya karşı direnişin simgelerinden biridir. Onun şiirlerinde insan sevgisi, hakikat arayışı, adalet özlemi ve egemen güçler karşısında boyun eğmeme düşüncesi önemli yer tutar. Pir Sultan’ın yaşadığı dönemde bugünkü anlamıyla bir iklim krizinden ya da ekolojik yıkımdan söz etmek mümkün değildi. Ancak onunla özdeşleşen haksızlığa karşı duruş, günümüzün yaşam alanlarını savunan mücadeleleriyle düşünsel bir ilişki içerisinde ele alınabilir.

✍️ Hasan Hüseyin Dönmez

Kapitalist Doğa Talanına Karşı Bir Yaşam Öğretisi

Doğayı sınırsız bir sömürü alanı olarak gören kapitalizm, yalnızca ormanları, dereleri, dağları ve tarım topraklarını değil, insanlığın ortak yaşam olanaklarını da tüketiyor. Alevi felsefesinin rızalık, eşitlik, paylaşım ve bütün varlıklara ve doğaya saygı ilkeleri ise ekolojik yıkıma karşı geliştirilecek toplumsal mücadelenin önemli düşünsel kaynaklarından biri olabilir.

Doğa İnsanlığın Mülkü Değil, Yaşamın Kendisidir

İnsanlık tarihinin belki de en büyük çelişkilerinden birini yaşıyoruz. Bilimsel ve teknolojik olanaklar tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar gelişmişken, yaşamı mümkün kılan doğal varlıklar aynı hızla yok ediliyor. Ülkenin güneyinden kuzeyine, doğusundan batısına kadar dağlar madencilik faaliyetleriyle parçalanıyor, ormanlar sermaye yatırımlarına açılıyor, dereler kurutuluyor, tarım toprakları betonlaştırılıyor. Denizler kirletiliyor, canlı türleri yok oluyor ve iklim krizi milyonlarca insanın yaşamını tehdit ediyor.

Bütün bunlar çoğu zaman kalkınma, büyüme, yatırım ve istihdam adına meşrulaştırılıyor. Anadolu’nun kadim inanç ve düşünce geleneklerinden biri olan Alevilik, insanla doğa arasındaki ilişkiyi yeniden değerlendirmek bakımından önemli olanaklar sunuyor. Alevi felsefesinde insan, doğanın dışında ya da üzerinde konumlanan mutlak bir egemen değildir. İnsan, varlığın bütünlüğü içerisinde anlam kazanır. Bu yaklaşım, doğayı yalnızca alınıp satılabilecek bir meta olarak gören kapitalist anlayışla temel bir etik gerilim taşıyor.

Alevi-Bektaşi düşüncesinde önemli yer tutan tasavvufi yorumlardan biri, varlığın birliği anlayışıdır. Özellikle Alevi-Bektaşi düşünce çevrelerinde karşılık bulan vahdet-i mevcut (Yalnızca evren vardır, Tanrı bu maddesel bütünün kendisidir.) yaklaşımı, var olanların birbirinden bütünüyle kopuk olmadığı düşüncesini öne çıkarır. Bununla birlikte Alevilik tek biçimli bir inanç sistemi değildir. Varlığın birliği, vahdet-i vücut ve vahdet-i mevcut kavramları bütün Alevi topluluklarında aynı anlamda yorumlanmıyor.

Ancak bu farklılıklar içinde ortaklaşan önemli bir düşünce vardır: İnsan, varlığın bütünlüğünden bağımsız değildir. Doğanın kutsallığına ilişkin inançlar da bu düşünsel dünyayla ilişkilidir. Dersim’deki kutsal dağlar, ziyaret yerleri, pınarlar ve ağaçlar; Anadolu’nun farklı bölgelerinde korunan doğal mekânlar, doğayla kurulan ilişkinin yalnızca ekonomik olmadığını gösterir. Bir pınarın başında niyaz etmek, bir ağacı kutsal kabul etmek ya da bir dağı ziyaret mekânı olarak görmek, doğanın insan yaşamındaki manevi ve toplumsal yerini ortaya koyar.

Tabii ki bu gelenekleri doğrudan modern çevrecilikle özdeşleştirmek doğru değildir. Ancak doğanın yalnızca kullanılacak bir nesne olmadığına ilişkin güçlü bir kültürel hafızayı yaşattıkları bir gerçektir. Bugünün ekolojik mücadelesi, işte bu hafızadan da beslenebilir. Hacı Bektaş Veli’ye bağlanan düşünsel mirasın merkezinde insanın olgunlaşması, bilgiyle hareket etmesi, nefsini denetlemesi ve toplumsal sorumluluk taşıması bulunur.

Dört Kapı Kırk Makam öğretisi, insanın yalnızca bireysel bir manevi yolculuğunu değil, başkalarıyla kurduğu ilişkilerde ahlaki sorumluluk geliştirmesini de konu edinir. Bu öğretinin günümüz ekoloji sorunları açısından yeniden yorumlanması mümkündür. Çünkü ekolojik yıkımın temelinde yalnızca teknolojik tercihler değil, sınırsız büyüme ve tüketim anlayışı da bulunmaktadır. Daha fazla üretim, daha fazla tüketim ve daha fazla kâr uğruna doğanın taşıma kapasitesi zorlanmaktadır.

Hacı Bektaş Veli’nin düşünsel mirasından hareketle geliştirilecek bir ekolojik ahlak ise insanın kendi isteklerini sorgulamasını, ihtiyaç ile açgözlülük arasındaki farkı görmesini ve yaşamın ortak koşullarını korumasını gerektirir. Burada mesele yoksullara daha az tüketmeyi öğütlemek değildir. Asıl mesele, doğanın zenginliklerini biriktiren küçük bir azınlığın sınırsız tüketim ve kâr düzenini sorgulamaktır. Alevi inancının en önemli kavramlarından biri de rızalıktır.

Rızalık, toplumsal ilişkilerde hakkın gözetilmesini, haksızlıkların giderilmesini ve bireylerin birbirlerine karşı sorumluluklarını yerine getirmesini esas alır. Cem erkânında rızalık alınması, bu ahlaki anlayışın önemli ifadelerinden biridir. Peki, bu ilke günümüzün ekolojik sorunlarına uygulanamaz mı? Bir köyün su kaynakları, köylülerin karşı çıkmasına rağmen bir şirketin kullanımına bırakılıyorsa orada rızalıktan söz edemeyiz.

Zeytinlikler, ormanlar ve tarım alanları halkın yaşam hakkı gözetilmeden maden sahalarına dönüştürülüyorsa bu kararlar adil kabul edilemez. Bir bölgede yaşayan insanlar, kendi geleceklerini belirleyen projeler hakkında gerçek anlamda söz sahibi değilse demokratik bir toplumsal ilişkiden söz etmek mümkün değildir. Rızalık ilkesinin ekolojik alana taşınması, yaşam alanlarını ilgilendiren kararlarda halkın özgür, bilgilenmiş ve etkili katılımını zorunlu kılan bir etik yaklaşım geliştirebilir.

Elbette toplumsal rızalık ile çevre hukukundaki katılım ve onay mekanizmaları aynı şey değildir. Ancak rızalık öğretisi, bu hakların savunulmasına güçlü bir ahlaki dayanak sağlayabilir.

Pir Sultan Abdal: Haksızlığa Karşı Direnişin Mirası

Pir Sultan Abdal, Alevi toplumsal belleğinde yalnızca bir ozan değil, aynı zamanda haksızlığa ve baskıya karşı direnişin simgelerinden biridir. Onun şiirlerinde insan sevgisi, hakikat arayışı, adalet özlemi ve egemen güçler karşısında boyun eğmeme düşüncesi önemli yer tutar. Pir Sultan’ın yaşadığı dönemde bugünkü anlamıyla bir iklim krizinden ya da ekolojik yıkımdan söz etmek mümkün değildi. Ancak onunla özdeşleşen haksızlığa karşı duruş, günümüzün yaşam alanlarını savunan mücadeleleriyle düşünsel bir ilişki içerisinde ele alınabilir.

Bugün bir köylünün zeytinliğini korumak için direnmesi, bir kadının su kaynağının kirletilmesine karşı çıkması ya da bir işçinin sağlıklı çalışma ve yaşama koşulları talep etmesi, adalet mücadelesinin farklı alanlardaki ifadeleridir. Bu nedenle Pir Sultan’ın direniş mirasını yalnızca geçmişte yaşanmış bir başkaldırı olarak değil, günümüzün eşitlik ve özgürlük arayışlarıyla ilişkilendirerek okumak mümkündür.

Hallâc-ı Mansûr’dan Hakikat Arayışına

Hallâc-ı Mansûr’un tasavvuf tarihinde önemli yer tutan “Enel Hak” sözü, Alevi-Bektaşi düşüncesinde de farklı yorumlara konu olmuştur. Bu söz, tarihsel ve düşünsel bağlamından koparılmadan değerlendirildiğinde insanın hakikatle ilişkisine dair derin bir tartışma alanı açar. Hallâc’ın düşüncesini doğrudan ekolojik bir öğreti olarak sunmak tarihsel bakımdan doğru olmaz. Bununla birlikte insanın varlıkla ilişkisini sorgulayan tasavvufi düşünce, doğayı yalnızca insanın çıkarları için var olan bir nesne olarak görmeyen çağdaş yorumlara katkı sunabilir.

Hakikati aramak, bugün yalnızca insanın kendi varlığını sorgulaması değildir. Aynı zamanda içinde yaşadığımız dünyanın nasıl bir ekonomik ve siyasal düzen tarafından tahrip edildiğini anlamayı da gerektirir.

Kapitalizm Doğayı Metaya, Yaşamı Kâra Dönüştürüyor

Ekolojik krizi yalnızca insanların çevreye duyarsızlığıyla açıklamak mümkün değildir. Sorunun merkezinde, doğayı sermaye birikiminin sınırsız kaynağı olarak gören ekonomik ilişkiler bulunmaktadır. Kapitalist üretim düzeninde orman, çoğu zaman kereste ve arazi değerine; dere, enerji üretim kapasitesine; dağ, yer altındaki maden rezervine; kıyı, turizm ve gayrimenkul rantına dönüştürmüştür. Doğanın ekolojik, kültürel ve toplumsal değeri ise çoğu zaman ekonomik hesapların dışında bırakılmaktadır.

Üstelik bu yıkımın bedelini herkes eşit biçimde ödememektedir. Doğal varlıkların kullanımından elde edilen kazanç belirli şirketlerde yoğunlaşırken, çevre kirliliğinin, su kıtlığının ve yaşam alanı kayıplarının sonuçları çoğunlukla emekçilere, köylülere ve dar gelirli toplumsal kesimlere yüklenmektedir. Bu nedenle ekolojik kriz aynı zamanda bir sınıf ve adalet sorunudur. Doğanın sömürülmesiyle emeğin sömürülmesi, aynı ekonomik düzenin birbirini besleyen süreçleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ekolojik adalet mücadelesi de bu nedenle emek mücadelesinden, demokratik haklardan ve toplumsal eşitlik arayışından ayrı düşünülemez.

Kadınların Özgürlüğü ve Ekolojik Mücadele

Ekolojik yıkımın sonuçları toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri nedeniyle kadınları farklı biçimlerde etkileyebilmektedir. Suya erişim güçlükleri, tarımsal üretimin zarar görmesi, bakım emeğinin artması ve yoksullaşma, özellikle kırsal bölgelerde kadınların yaşamını doğrudan etkilemektedir. Ekofeminist düşünce, kadınların toplumsal olarak ikincilleştirilmesi ile doğanın tahakküm altına alınması arasında önemli bağlantılar kurar.

Alevi öğretisindeki can anlayışı ve kadınla erkeğin inanç yaşamına birlikte katılımı, toplumsal cinsiyet eşitliği açısından değerlendirilebilecek önemli bir mirastır. Dolayısıyla inançtaki eşitlik ilkelerini savunmak, bu ilkelerin toplumsal yaşamda eksiksiz gerçekleştiğini varsaymak değil; eşitsizliklere karşı mücadeleyi sürdürmek anlamına gelmelidir. Kadınların özgürlüğü, emeğin özgürleşmesi ve doğanın korunması birbirinden kopuk hedefler değildir.

Deştin, Akbelen ve Anadolu’nun Yaşam Mücadeleleri

Bugün Muğla’nın Deştin bölgesinde çimento tesisi projesine karşı yürütülen mücadele, Akbelen’de orman ve yaşam alanlarının korunması için verilen mücadele ve Anadolu’nun farklı bölgelerinde sürdürülen çevre direnişleri, ekolojik adalet arayışının somut örnekleridir. Bu mücadelelerin ortak noktası, doğanın yalnızca ekonomik kazanç amacıyla değerlendirilmesine karşı yaşam hakkının savunulmasıdır. Deştin’de toprağını ve suyunu korumak isteyen köylülerin talepleri, yalnızca yerel bir çevre sorunu olarak görülemez.

Bu talepler, insanların yaşadıkları coğrafyanın geleceği üzerinde söz sahibi olma hakkıyla doğrudan ilişkilidir. Aynı şekilde Akbelen’de ormanların ve tarımsal yaşamın korunması için verilen mücadele de enerji politikalarının, mülkiyet ilişkilerinin ve kamusal kararların kimlerin çıkarına göre şekillendiği sorusunu gündeme taşımaktadır. Alevi felsefesinin rızalık ve hak gözetme ilkeleri, bu mücadeleleri değerlendirmek için önemli bir etik çerçeve sunabilir.

Çünkü bir köyün suyunun korunması, yalnızca o köyde yaşayan insanların değil, gelecek kuşakların da hakkının savunulmasıdır. Bir zeytin ağacının korunması, yalnızca ekonomik üretimin değil, kültürel belleğin ve yaşam sürekliliğinin korunmasıdır.

Ekolojik Mücadele Aynı Zamanda Demokrasi Mücadelesidir

Ekolojik yıkımın en önemli siyasal boyutlarından biri, doğal varlıklar üzerindeki kararların giderek daha merkezi ve şirket odaklı biçimde alınmasıdır. Yerel halkın itirazlarının dikkate alınmadığı, bilimsel değerlendirmelerin tartışmalı hâle geldiği ve çevresel karar süreçlerinin yeterince şeffaf yürütülmediği koşullarda ekolojik adaletten söz etmek mümkün değildir. Demokratik bir ekoloji anlayışı, yalnızca çevreyi koruyan yasalarla sınırlı kalamaz.

Yerel toplulukların karar süreçlerine katılmasını, bilimsel bilginin kamu yararına kullanılmasını, çevresel zararların önlenmesini ve sorumluların hesap vermesini de gerektirir. Alevi inancındaki rızalık, eşitlik ve ortak sorumluluk anlayışı, demokratik katılım talebinin ahlaki boyutunu güçlendirebilir. Ancak bunun için inançsal değerlerin soyut söylemler olarak bırakılmaması, toplumsal yaşamda somut karşılık bulması gerekir.

Alevi Kurumlarına Düşen Tarihsel Sorumluluk

Alevi kurumlarının laiklik, eşit yurttaşlık, inanç özgürlüğü ve demokratik haklar konusundaki mücadelesi önemli bir tarihsel birikime sahiptir. Bugün bu mücadele alanlarına ekolojik adaletin de güçlü biçimde katılması gerekmektedir. Çünkü yaşam alanları yok edilen, su kaynakları kirletilen, tarım toprakları ellerinden alınan insanların yaşadığı sorunlar, yalnızca çevre politikalarının değil, temel hak ve özgürlüklerin de konusudur.

Cemevleri ve Alevi kurumları, ekolojik sorunlara ilişkin eğitim, dayanışma ve kamusal tartışma alanları oluşturabilir. Yerel çevre platformlarıyla, köylü örgütleriyle, sendikalarla, kadın hareketleriyle ve bilim insanlarıyla ortak çalışmalar geliştirilebilir. Doğanın korunması, yalnızca belirli günlerde yapılan açıklamalarla sınırlı kalmamalı; yaşamın bütün alanlarına yayılan bir toplumsal sorumluluk olarak ele alınmalıdır.

Burada önemli olan, Aleviliği tek başına bir çevre hareketi olarak tanımlamak değil; onun insana ve yaşama ilişkin değerlerini çağdaş ekoloji mücadelesiyle buluşturmaktır.

Doğayla Rızalık Olmadan Toplumsal Barış Olmaz

Alevi felsefesinin insanlığa sunduğu önemli düşünsel olanaklardan biri, insanı diğer insanlardan ve varlığın bütününden kopuk biçimde değerlendirmemesidir. Bu anlayıştan hareketle geliştirilecek bir ekolojik düşünce, insanın doğayla ilişkisini mülkiyet, egemenlik ve sınırsız tüketim üzerinden değil; sorumluluk, paylaşım ve ortak yaşam üzerinden kurmayı hedefleyebilir. Ancak yalnızca bireysel duyarlılıkla ekolojik yıkımın önüne geçilemez.

Ormanları, dereleri, tarım alanlarını ve yaşamı tehdit eden ekonomik ve siyasal politikaların da değişmesi gerekir. Ekolojik adalet, sermaye birikiminin sınır tanımayan taleplerine karşı doğanın ve toplumun ortak haklarını savunmayı gerektirir. Bu nedenle Alevi felsefesinin günümüz açısından taşıdığı anlam, yalnızca geçmişten gelen manevi değerlerin korunmasında değil, bu değerlerin eşitlikçi, özgürlükçü ve ekolojik bir gelecek için yeniden yorumlanmasında yatmaktadır.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, insanın insana kulluğunu reddederken insanın doğa üzerindeki sınırsız tahakkümünü de sorgulayan bir yaşam anlayışıdır. Toprağı, suyu, ormanı, hayvanları ve bütün canlıları yaşamın ortak varlığı olarak gören bir toplumsal bilinçtir. Ve en önemlisi, bu bilinci örgütlü bir ekolojik adalet mücadelesine dönüştürmektir. Çünkü doğanın özgürlüğüyle insanın özgürlüğü birbirinden ayrı değildir. Bir ağacın yaşam hakkını savunmak, insanlığın geleceğini savunmaktır.

Bir derenin özgür akışını korumak, yaşamın sürekliliğini korumaktır. Bir köyün toprağına sahip çıkmak, ortak geleceğimize sahip çıkmaktır. Alevi felsefesinin rızalık ve hakikat arayışından hareketle bugüne taşıyabileceğimiz temel düşünce şu olmalıdır: Doğayla rızalık kurmadan, insanla barış; insanla eşitlik kurmadan, doğayla uyum mümkün değildir. Doğaya, emeğe ve yaşama sahip çıkmak, yalnızca çevresel değil; ahlaki, toplumsal ve siyasal bir sorumluluktur.


WhatsApp at  | +49 17623699769 | info@alevihaberagi.com | Web | + posts

Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.

Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.

Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı

By Alevi Haber Ağı

Sevgili Canlar, Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir. Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır. Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir. Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir. Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can! Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir. Saygı ve sevgilerimizle… Alevi Haber Ağı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir