12 Eylül 1980 sabahı tanklar sokağa çıktığında hedef sadece siyasal iktidar değildi. Hedef; kendi geleceğini tartışan, örgütlenen, itiraz eden ve başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanan bir toplumdu.

✍️Erdoğan Doğan

12 Eylül 1980’in 46. yılında

12 Eylül 1980 sabahı tanklar sokağa çıktığında hedef sadece siyasal iktidar değildi.

Hedef; kendi geleceğini tartışan, örgütlenen, itiraz eden ve başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanan bir toplumdu.

Ordu yönetime el koydu. Meclis kapatıldı. Siyasal partiler dağıtıldı. Sendikalar, dernekler ve demokratik örgütlenmeler susturuldu. Binlerce insan gözaltına alındı, tutuklandı ve işkenceden geçirildi. İdamlar gerçekleştirildi. Gazeteler kapatıldı, kitaplar toplatıldı, üniversiteler denetim altına alındı.

Fakat 12 Eylül’ü bütün bunların toplamından ibaret görmek, yaşananların kapsamını eksik anlamaktır.

Çünkü 12 Eylül, devlet yönetimini ele geçiren bir askerî müdahalenin ötesine geçti. Toplumu yeniden biçimlendirmeyi, siyasal örgütlülüğü dağıtmayı, farklı düşünceleri bastırmayı ve itiraz kültürünü zayıflatmayı hedefleyen kapsamlı bir baskı rejimi kurdu.

Bu nedenle 12 Eylül’ü sadece bir “askerî darbe” olarak tanımlamak, onun toplumsal karakterini ve yarattığı sonuçları daraltır.

12 Eylül, baskıyı devlet yönetiminin temel araçlarından biri haline getiren askerî faşist bir darbe ve onun üzerine kurulan otoriter rejimdi.

Bugün, üzerinden 46 yıl geçmişken, artık sadece “12 Eylül’de ne oldu?” sorusunu sormak yetmez.

Asıl soru şudur:

12 Eylül Türkiye toplumuna ne yaptı?

Çünkü darbelerin gerçek bilançosu, sadece tutuklananların ve cezaevine gönderilenlerin sayısında değil; toplumun düşünme biçiminde, kültüründe, eğitiminde, siyasal davranışlarında ve hafızasında aranmalıdır.

Rakamların Arkasındaki Hayatlar

12 Eylül döneminin maddi bilançosu ağırdır.

650 bin kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan yüz binlerce davada yüz binlerce insan yargılandı. Binlerce kişi hakkında idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi ve 50 kişi asıldı.

İşkencelerde ve cezaevlerinde insanlar yaşamını yitirdi.

Gazeteciler yargılandı. Yayınlar yasaklandı. Kitaplar toplatıldı. Binlerce insan vatandaşlıktan çıkarıldı veya ülkesinden ayrılmak zorunda bırakıldı.

Bunlar tarihin resmi kayıtlarına girmiş rakamlardır.

Fakat rakamların anlatamadığı başka bir tarih daha vardır.

Her rakamın arkasında bir insan bulunuyordu.

Bir annenin yıllarca beklediği evlat…

Çocuğunun büyümesini cezaevi kapılarında izlemek zorunda kalan bir baba…

Yarım bırakılan bir üniversite…

Susturulan bir yazar…

İşinden uzaklaştırılan bir akademisyen…

Sendikası dağıtılan bir işçi…

Siyasetten korkmayı öğrenen bir genç…

Dolayısıyla 12 Eylül’ün gerçek bilançosu sadece devlet arşivlerinde aranamaz.

Asıl bilanço, insanların hayatlarında ve toplumun hafızasında saklıdır.

Korkunun Toplumsallaştırılması

Her darbenin bir fiziksel gücü vardır; tankları, silahları, cezaevleri, mahkemeleri ve yasakları…

Fakat bir darbenin toplumsal etkisini kalıcı hale getiren şey korkudur.

12 Eylül korkuyu gündelik hayatın içine taşıdı.

İnsanlar ne söyleyeceğini düşünmeye başladı.

Kiminle görüşeceğini, hangi toplantıya katılacağını, hangi kitabı okuyacağını, hangi şarkıyı dinleyeceğini hesap etmek zorunda kaldı.

Siyaset tehlikeli bir alan olarak gösterildi.

Örgütlenmek suçla yan yana getirildi.

İtiraz etmek başına bela almakla özdeşleştirildi.

Böylece darbenin sınırları kışlaların dışına taşındı.

Korku evlere girdi.

İşyerlerine girdi.

Okullara ve üniversitelere girdi.

Ailelerin çocuklarıyla kurduğu ilişkiye kadar uzandı.

Anne babalar çocuklarına sadece nasıl yaşayacaklarını değil, başlarını belaya sokmamak için nasıl susacaklarını da öğretmeye başladılar.

Bu, darbenin toplum üzerindeki en ağır sonuçlarından biriydi.

Çünkü devletin kurduğu sansür mekanizması zamanla insanın kendi içindeki sansüre dönüşür.

İnsan bir süre sonra söylemesi yasak olduğu için değil, başına bir şey gelmesinden korktuğu için susar.

Baskının en kalıcı biçimi, insanın kendi kendisini susturmaya başlamasıdır.

Kültüre Vurulan Darbe

12 Eylül aynı zamanda toplumun kültürel damarlarına yönelen sistematik bir baskı dönemiydi.

Gazeteler kapatıldı.

Yayınlar yasaklandı.

Kitaplar toplatıldı.

Yazarlar, sanatçılar ve gazeteciler soruşturmalara ve davalara maruz kaldı.

Fakat kültür yalnızca kitaplardan, tiyatrolardan, sinemadan veya müzikten ibaret değildir.

Kültür, toplumun kendisini ifade etme biçimidir.

Hatırlama biçimidir.

Acısını dile getirme biçimidir.

Geçmişini gelecek kuşaklara aktarma biçimidir.

Bu nedenle kültür alanına yönelik baskı, aynı zamanda toplumun hafızasına yönelik bir müdahaleydi.

Bir toplumun şiirlerini susturabilirsiniz; fakat şiire duyduğu ihtiyacı ortadan kaldıramazsınız.

Kitapları toplatabilirsiniz; fakat insanların merak etme arzusunu yok edemezsiniz.

Şarkıları yasaklayabilirsiniz; fakat toplumun acısını ve sevincini ezgilere dönüştürmesini engelleyemezsiniz.

Yine de baskının bıraktığı tahribat küçümsenemez.

Çünkü bir kuşağın kültürel ve siyasal birikimiyle sonraki kuşaklar arasındaki bağ zayıflatıldı.

12 Eylül, toplumun hafızası ile geleceği arasındaki köprülerden bazılarını yıktı.

Eğitim: Sorgulayan Gençlikten İtaat Eden Yurttaşa

Bir ülkenin geleceği büyük ölçüde eğitim kurumlarında şekillenir.

Eğitim sadece bilgi aktarmak değildir.

Aynı zamanda insanın dünyaya nasıl bakacağını, soru sorma biçimini ve farklı düşünceler karşısındaki tutumunu etkiler.

12 Eylül sonrasında eğitim alanında kurulan düzen bu nedenle özel bir önem taşır.

Eleştirel düşüncenin yerine disiplin ve itaat anlayışı güçlendirildi.

Farklı fikirlerin tartışılmasından çok, belirlenmiş sınırlar içinde kalmak önem kazandı.

Üniversiteler üzerindeki merkezi denetim artırıldı. Yükseköğretim Kurulu’nun kurulmasıyla üniversite özerkliği ciddi biçimde sınırlandı.

Üniversite sadece diploma alınan bir kurum değildir.

Üniversite, toplumun geleceğinin tartışıldığı yerdir.

Gençlerin mevcut düzeni sorguladığı, yeni fikirler geliştirdiği ve “başka türlü bir hayat mümkün mü?” diye sorduğu yerdir.

Bu nedenle üniversitelere yapılan müdahale, akademisyenlere yönelik bir idari işlem olarak görülemez.

Bu, gençliğin düşünme ve sorgulama alanına yapılan siyasal bir müdahaleydi.

Bir ülkenin eğitim sistemine yapılan müdahalenin sonuçları bir yılda ortaya çıkmaz.

Bazen bir kuşak sonra kendini gösterir.

İşçi Sınıfının Örgütlü Gücünün Kırılması

12 Eylül’ün hedef aldığı temel alanlardan biri de işçi sınıfının örgütlü gücüydü.

1980 öncesinde Türkiye’de güçlü bir sendikal hareket, grevler ve işçi direnişleri vardı. İşçiler sadece ekonomik talepler için değil, çalışma yaşamının ve toplumun geleceği hakkında da söz söylüyorlardı.

12 Eylül bu örgütlü alanı büyük ölçüde dağıttı.

Sendikalar susturuldu.

Grevler yasaklandı.

İşçi hareketinin siyasal ve toplumsal etkisi sınırlandırıldı.

Bunun sonuçları sadece 1980’lerle sınırlı kalmadı.

Sonraki yıllarda örgütsüzleşme, güvencesiz çalışma, taşeronlaşma ve sendikal hareketin zayıflaması, 12 Eylül sonrasında yaratılan siyasal ve ekonomik iklimden bağımsız değerlendirilemez.

Çünkü sendika sadece ücret pazarlığı yapılan bir kurum değildir.

Sendika dayanışmadır.

Örgütlenmedir.

Kolektif güçtür.

“Ben” diyen işçiyi “biz” diyen bir toplumsal güce dönüştüren yapılardan biridir.

12 Eylül’ün işçi sınıfına yönelik saldırısı, aynı zamanda toplumun birlikte mücadele etme kapasitesine yönelik bir saldırıydı.

Kürt Halkı: İnkâr, Baskı ve Asimilasyon

12 Eylül’ün Kürt halkı açısından anlamı çok daha ağırdır.

Çünkü Kürtler açısından mesele siyasal örgütlerin yasaklanmasıyla sınırlı değildi.

Kimliğin kendisi baskı altına alındı.

Dil, kültür ve siyasal ifade alanları daraltıldı.

Kürt kimliğini görünmez kılmaya yönelik inkâr ve asimilasyon politikaları ağırlaştırıldı.

Diyarbakır Cezaevi bu dönemin hafızasında özel bir yere sahiptir.

Orada yaşanan ağır işkenceler ve insanlık dışı uygulamalar, bir cezaevinin sınırlarını aşan tarihsel bir anlam taşıdı.

Devletin kendi yurttaşına, kendi kimliği ve dili nedeniyle nasıl davranabileceğinin en karanlık örneklerinden biri ortaya çıktı.

12 Eylül yönetimi baskı yoluyla Kürt sorununu ortadan kaldırabileceğini düşündü.

Oysa baskı sorunu çözmedi.

İnkâr kimliği ortadan kaldırmadı.

Asimilasyon hafızayı silemedi.

Tam tersine, Kürt halkının kimlik ve özgürlük taleplerinin daha da güçlenmesine yol açan tarihsel süreçleri besledi.

Çünkü bir halkın dilini yasaklamak, o halkın hafızasını ortadan kaldırmaz.

Kimliğini inkâr etmek, kimliğini yok etmez.

İnkâr, sorunu çözmez; sorunu daha derin bir yaraya dönüştürür.

Tek Tip Yurttaş, Tek Tip Toplum

12 Eylül’ün toplum tasarımında farklılıkların nasıl ele alındığı da önemlidir.

Türkiye toplumu hiçbir zaman tek kimlikten, tek inançtan ve tek kültürden oluşmadı.

Kürtler, Aleviler, farklı inanç ve kültür toplulukları, farklı siyasal düşünceler ve farklı yaşam biçimleri bu ülkenin toplumsal gerçekliğinin parçalarıdır.

Demokratik toplumun görevi bu farklılıkları ortadan kaldırmak değil, onların eşit haklarla birlikte yaşayabilmesini sağlamaktır.

12 Eylül ise farklılıkların demokratik biçimde ifade edilmesini genişletmek yerine, onları devletin belirlediği sınırlar içerisinde tutmaya çalıştı.

Tek tip yurttaş anlayışı güçlendirildi.

Devletin kabul ettiği kimliğin dışına çıkanlar kuşkuyla karşılandı.

Böylece toplumun çoğul yapısı üzerinde baskıcı bir siyasal çerçeve oluşturuldu.

Oysa demokrasi, herkesin aynı düşünmesi değil; farklı düşünen insanların eşit haklarla birlikte yaşayabilmesidir.

Entelektüel Hayatın Çoraklaşması

12 Eylül’ün en uzun süreli etkilerinden biri de düşünce dünyasında görüldü.

Bir toplumun entelektüel düzeyi üniversitelerinin sayısıyla ölçülmez.

Asıl soru şudur:

İnsanlar soru sorabiliyor mu?

İktidarı eleştirebiliyor mu?

Çoğunluğa karşı farklı bir fikir söyleyebiliyor mu?

Bir yazar korkmadan yazabiliyor mu?

Bir akademisyen özgürce araştırabiliyor mu?

Bir sanatçı toplumun yaralarına dokunabiliyor mu?

12 Eylül bütün bu alanların üzerine ağır bir baskı atmosferi kurdu.

Aydınlar sustu.

Akademisyenler tasfiye edildi.

Sanatçılar baskı gördü.

Yazarlar yargılandı.

Bir kısmı ülkesini terk etti.

Bir kısmı ise sessizliği tercih etti.

Böylece toplumun düşünsel damarlarında ciddi bir daralma meydana geldi.

Bunun etkileri sonraki yıllarda da görüldü.

Çünkü düşünce geleneği bir kuşaktan diğerine aktarılır.

Bir kuşağın tartışma kültürünü, örgütlenme deneyimini ve entelektüel birikimini kesintiye uğrattığınızda, sonraki kuşaklara da daha yoksul bir düşünce ortamı bırakırsınız.

12 Eylül’ün entelektüel alandaki tahribatı, belki de rakamlarla ölçülemeyecek kadar derindir.

Toplumun Depolitizasyonu

12 Eylül’ün önemli hedeflerinden biri de toplumun siyasetten uzaklaştırılmasıydı.

Siyaset bir yurttaşlık hakkı olmaktan çıkarılıp tehlikeli bir alan gibi gösterildi.

“Ben siyasete karışmam.”

“Başımı belaya sokmak istemiyorum.”

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.”

Bu cümleler, bir dönemden sonra sadece kişisel tercihler olmaktan çıktı; toplumsal bir davranış biçimine dönüştü.

Oysa siyasetten uzaklaşmak da siyasetin sonucudur.

Çünkü yurttaş kamusal alandan çekildiğinde, onun yerine karar verenlerin alanı genişler.

12 Eylül’ün toplumda yarattığı en önemli dönüşümlerden biri, örgütlü yurttaş yerine kendi hayatına çekilmiş bireyin güçlenmesiydi.

Bu değişim, sonraki yıllarda Türkiye’nin siyasal ve toplumsal hayatını derinden etkiledi.

Darbenin Gerçek Başarısı

12 Eylül askerî faşist darbesi, darbeciler açısından sadece yönetime el koyduğu için başarılı değildi.

Asıl başarı, toplumun siyasal ve sosyal dokusunu değiştirmesinde ortaya çıktı.

Bir kuşağın örgütlenme deneyimi kesintiye uğratıldı.

Sendikal hareket zayıflatıldı.

Gençlik siyasetten uzaklaştırıldı.

Üniversiteler denetim altına alındı.

Kültürel alan baskı altına sokuldu.

Kürt halkına yönelik inkâr ve asimilasyon politikaları ağırlaştırıldı.

Toplumun farklı kesimleri arasındaki demokratik dayanışma zayıflatıldı.

Ve bütün bunların üzerinde korku yükseldi.

12 Eylül’ün en büyük başarısı, insanları sadece susturmak değildi; bir süre sonra insanların kendi kendilerini susturmasını sağlamaktı.

İşte darbenin toplum üzerindeki en derin izi burada aranmalıdır.

46 Yıl Sonra: Hafızayla Yüzleşmek

12 Eylül’ün üzerinden 46 yıl geçti.

Darbe döneminin aktörlerinin önemli bir bölümü artık hayatta değil.

Fakat bir darbenin üzerinden yıllar geçmesi, onun toplumsal sonuçlarının kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Çünkü tarih sadece geçmişte kalan olayların toplamı değildir.

Tarih, bugünü anlamanın da anahtarıdır.

Bugün Türkiye’de siyasetin örgütlü yapılardan uzaklaşmasından sendikal hareketin zayıflamasına, üniversite özerkliği tartışmalarından kültürel alandaki daralmaya, otosansürden toplumun siyasetle kurduğu mesafeye kadar birçok olguyu değerlendirirken 12 Eylül’ün açtığı tarihsel kırılmayı hesaba katmak gerekir.

Elbette bugünün bütün sorunlarını 12 Eylül’le açıklamak mümkün değildir.

Fakat bugünün Türkiye’sini 12 Eylül’den bağımsız düşünmek de mümkün değildir.

Çünkü bazı darbeler hükümetleri değiştirir.

Bazıları ise toplumların davranış biçimini değiştirir.

12 Eylül ikinci türden bir darbeydi.

Unutmak Değil, Hatırlamak

Bugün 12 Eylül’ün 46. yılında yapılması gereken, sadece eski rakamları yeniden sıralamak değildir.

Asıl görev, o rakamların arkasındaki insanları ve toplumsal tahribatı hatırlamaktır.

Çünkü demokrasi sadece sandık değildir.

Demokrasi; düşünce özgürlüğüdür.

Örgütlenme özgürlüğüdür.

Sendikal özgürlüktür.

Basın özgürlüğüdür.

Akademik özgürlüktür.

Kültürel özgürlüktür.

Ana dilini özgürce konuşabilmektir.

Kimliğini inkâr etmek zorunda kalmadan yaşayabilmektir.

İnancını özgürce ifade edebilmektir.

İktidara itiraz edebilmektir.

Ve bütün bunları yaparken korkmamaktır.

12 Eylül’le gerçek anlamda hesaplaşmak, geçmişteki darbecileri mahkûm etmekle sınırlı değildir.

Asıl hesaplaşma, darbelerin yeniden toplumsal ve siyasal zemin bulamayacağı bir demokrasi kültürünü inşa etmektir.

Korkunun yerine özgürlüğü…

İtaatin yerine eleştirel düşünceyi…

Örgütsüzlüğün yerine dayanışmayı…

Tek tipleştirmenin yerine çoğulculuğu…

İnkârın yerine eşit yurttaşlığı…

Sessizliğin yerine sözü koymaktır.

Çünkü 12 Eylül’ün üzerinden 46 yıl geçmiş olabilir.

Ama toplumların hafızasında açılan yaralar takvim yapraklarıyla kapanmaz.

12 Eylül, Türkiye için geçmişte kalmış bir tarih değildir.

Bugünü anlamak ve yarını değiştirmek için yüzleşilmesi gereken bir tarihsel kırılmadır.

Ve belki de bugün sorulması gereken en temel soru şudur:

12 Eylül bize ne yaptı?

Cevabı sadece cezaevlerinde, mahkeme salonlarında ve darbe bildirilerinde ararsak eksik kalır.

Cevap; susanlarda, korkanlarda, ülkesini terk edenlerde, yarım kalan hayatlarda, unutulan kitaplarda, yasaklanan şarkılarda, susturulan üniversitelerde, dağıtılan sendikalarda ve inkâr edilen kimliklerde saklıdır.

Çünkü 12 Eylül’ün en büyük tahribatı, insanları susturması değildi.

İnsanlara sessizliği normal bir hayat biçimi olarak öğretmesiydi.

Bugün yapılması gereken, o sessizliği yeniden bozmak; hafızayı, düşünceyi, eleştiriyi ve dayanışmayı toplumun ortak yaşamının merkezine koymaktır.

Çünkü bir toplum geçmişini hatırlamadan özgür bir gelecek kuramaz.

12 Eylül’ün üzerinden 46 yıl geçti.

Tanklar çekildi.

Cunta dağıldı.

Ama 12 Eylül’ün toplumda açtığı uzun gölge bütünüyle ortadan kalkmadı.

Şimdi mesele o gölgenin altında yaşamaya devam etmek değil;

o gölgenin dışına çıkabilecek demokratik, özgür ve çoğulcu bir toplum kurabilmektir.

12.09.2026


  • Özgür Platform | Yazarlar

    Korku Sokağa Çıktı: Şimdi Sıra Umutta!

    Faşizm; işyerinde, okulda, üniversitede, mahallede, kültürde, sendikada, sokakta ve insanların birbirleriyle kurduğu ilişkilerde yenilir. ✍️Erdoğan Doğan İki üniversiteli gencin konuşmasından bir ülkenin ruh haline… Seçim sonuçları açıklandığında gece çoktan ilerlemişti. Televizyon ekranlarında rakamlar değişiyor, yorumcular sonuçları anlamaya çalışıyor, haritalar birbiri ardına kırmızıya boyanıyordu. Ama o gece Almanya’da bazı insanlar televizyon ekranına yalnızca bir seçim sonucu […]

  • Özgür Platform | Yazarlar

    Bir Zamanlar İşçi Sınıfının Sendikaları Vardı!

    “Biz bu dünyada olduğumuz sürece, mücadeleye devam edeceğiz.” ✍️Erdoğan Doğan Bir zamanlar işçi sınıfının sendikaları vardı. İşçinin hakkı yenildiğinde ayağa kalkan, patronun karşısına dikilen, grev kararı aldığında arkasında duran, işten atılan işçiyi yalnız bırakmayan sendikalar… Bir zamanlar sendikacılık, bir makam ve koltuk meselesi değildi. Sendikacı olmak; işçinin acısını kendi acısı bilmek, onun ekmek kavgasını kendi […]

  • Özgür Platform | Yazarlar

    Siyasetin Dili Bu Kadar mı Küçülmeliydi?

    DEM Parti’nin geçmişten bugüne Alevi yurttaşların siyasal alanda yer almasına katkı sunmuş olması, Alevilerin bu partiye yönelik her eleştiriyi susturması gerektiği anlamına gelmez. ✍️Erdoğan Doğan Aleviler kimsenin siyasal mülkü değildir; eleştiri haktır, linç değil. Siyasetin dili son yıllarda öylesine aşağı çekildi ki, farklı düşünmek neredeyse bir suç haline getirildi. “Benim gibi düşünmüyorsan karşımdasın.” “Benim söylediğimi […]

  • Özgür Platform | Yazarlar

    Gözlerim Açık İstanbul’u Arıyorum!

    Sokaklarında yürüyor, kalabalığına karışıyor, vapurlarına bakıyor, eski semtlerin arasından geçiyor, insanlarını izliyorum. Ve ister istemez geçmişle bugünü birbirine bağlıyorum. ✍️Erdoğan Doğan Orhan Veli’nin dediği gibi, “Gözlerim kapalı, İstanbul’u dinliyorum…” Nazım Hikmet’in dizelerinde ise İstanbul, yedi tepeli bir şehirden çok daha fazlasıdır; sevdanın, ayrılığın, özlemin ve mücadelenin şehridir. “Yedi tepeli şehrimde bıraktım gonca gülümü” derken yalnızca […]

  • Toplumsal

    Berlin Değişmeye Hazır mı?

    ⌈Erdoğan Doğan⌉ Elif Eralp, Göçmenler, Güvencesizler ve Berlin’in Geleceği Berlin 20 Eylül 2026’da Eyalet Parlamentosu için sandık başına gidecek. Ancak bu seçim yalnızca hangi partinin birinci olacağıyla ilgili değil. Berlin’in nasıl bir kent olacağı, kimlerin sözünün duyulacağı ve sosyal adalet taleplerinin siyasette ne kadar karşılık bulacağı da bu seçimle birlikte yeniden tartışılacak. Bu tartışmanın dikkat […]

  • Özgür Platform

    Kalemiyle Tarihe Tanıklık Eden Bir Yazar: Metin Aktaş!

    ⌈Erdoğan Doğan⌉ Bazı yazarlar yalnızca hikâye anlatır. Bazıları ise yaşadıkları coğrafyanın hafızasını geleceğe taşır. Metin Aktaş, ikinci gruba giren ender yazarlardan biridir. Onun romanlarını okurken yalnızca edebi bir metinle karşılaşmazsınız; tarihle, toplumsal bellekle ve insanın vicdanıyla yüzleşirsiniz. Geçtiğimiz günlerde sevgili Metin Aktaş’ın son yayımlanan dört romanını –Çürüme, Zer, Kar Tanesi ve Muhbir– imzalı olarak göndermesi […]

WhatsApp at  | +49 17623699769 | alevihaberagi@yahoo.com |  + posts

Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.

Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.

Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı

By Alevi Haber Ağı

Sevgili Canlar, Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir. Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır. Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir. Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir. Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can! Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir. Saygı ve sevgilerimizle… Alevi Haber Ağı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir