“Birçok yazar ilk okuduğu kitabı hatırlamaz ama asla aklımdan çıkaramadığım ve unutamadığım kitap olmuştur Define Adası. 2. sınıftan 5. sınıfa kadar emin olun en azından 350 kitap okudum. Muzaffer İzgü’yü yetiştiren kütüphane o kütüphanedir. .

✍️ Türkan Doğan

Bir nesil onun kitaplarını okuyarak büyüdü. Ülkemizin en çok okunan çocuk kitapları yazarı olarak hafızalarda yer etti. 29 Ekim 1933 yılında Adana’da doğan Muzaffer İzgü’nün çocukluğu yoksulluk içinde geçer. İlkokulu üç okulda okur. Okurken karpuz hamallığı, pamuk toplayıcılığı, bulaşıkçılık, garsonluk, trenlerde gezgin satıcılık, sinemalarda gazoz satıcılığı yapar. Birçok işlerde çalışarak ortaokulu bitirdikten sonra, parasız yatılı olarak Diyarbakır İlköğretmen Okulu’na girer. Okulunu bitirip öğretmenliğe başlarken Günsel Hanım’la evlenir ve Türkiye’nin birçok yerinde ilkokul ve ortaokul öğretmenliği yaptıktan sonra 1978’de emekli olup İzmir’e yerleşirler.

Bugüne kadar 107 kitap, 200’e yakın radyo oyunu yazdı. Daha çok öyküye yönelen yazarın, gözlemlerine dayanarak yazdığı üç romanı vardır. Gecekondu, İlyas Efendi ve Halo Dayı. İlk romanı olan Gecekondu’da, Güney Anadolu kentlerinden birinde gecekondu halkının yoksul yaşantısını verir. İlyas Efendi, bir nüfus memurunun parasızlık yüzünden çektiği sıkıntıyı yansıtır. Halo Dayı da köyden kente göçü konu alan bir romanıdır. Gülmecenin işlevinin güldürmek değil, olaya parmak basmak olduğu görüşünü romanlarına yansıtmıştır. Toplumun aksayan yönlerini mizah öğelerinden de yararlanarak okurlarının ilgisine sunan Muzaffer İzgü, mizah öğelerinden faydalanarak, toplumun aksayan yönlerini okuyuculara aktarmıştır. Bazı eserleri televizyona uyarlanan İzgü sayısız ödüller almıştır.

Çocuk olup da Muzaffer İzgü’nün bir veya birkaç kitabını okumayan kişi yoktur sanırım. Gülmeceyle karışık çok hoş bir üslubunu ve dost canlısı kişiliğini tanımayan kalmamıştır.

Gülmecenin Ustası, Çocukların Tonton Dedesi

Edebiyat tarihimizin en önemli gülmece ustalarından biri olan Muzaffer İzgü’yü daha yakından tanımak için Tavır ailesi olarak önceden aldığımız randevuyla İzmir’in Yeşilyurt semtinde mütevazı evine ziyaretine gidiyoruz. Gülmeceyi hayatımıza daha çocukken fark ettiren bu koca çınar, evinin balkonundan sarkan çiçekler ve renkli pervanelerle pozitif bir enerji katıyor sokaktan geçen herkese.

Evinin kapısında sevimli tonton hâliyle, kısık gözlerindeki sevecen gülüşüyle dostça karşılıyor bizi. Tavır dergisi olarak sunduğumuz bir buket çiçeğimize dünyanın en mutlu insanı oluyor. Tavır dergisini tanıdığını söylüyor. Ve röportajımızdan çok mutlu olacağını ifade ediyor. Çalışma odası olarak kullandığı bir odaya geçiyoruz. Sade, temiz ve mütevazı kişiliği ve çocuk sevgisi çalışma odasının her yanına sinmiş. Kitaplarını tanıtıyor bizlere.

Sorularımıza geçmeden önce bize hayatından çok önemli kesitler anlatıyor İzgü. “Hayatımda en çok karımı sevdim” dediği çok kıymetli eşi Günsel Hanım ile tanıştırıyor bizleri. İzgü’nün hayat arkadaşı, çok sevgili yoldaşı, kitaplarının büyük bir kısmının isim annesi Günsel Hanım bir dönem önce geçirdiği felçten kaynaklı normal bir yaşantısını sürdüremiyor. Başucunda düzenli okuduğu kitapları ve günlük aldığı ilaçları durmakta. Hayat arkadaşının gözlerinin içine sevgiyle bakarken duygusal anlar yaşanıyor.

“Muzaffer İzgü’yü Yetiştiren Kütüphane, Adana Halkevi Kütüphanesidir”

Sohbetimize çalışma odasında devam ediyoruz. Yoksulluk geçirdiği çocukluğunu ve Muzaffer İzgü’nün yazar olmasını sağlayan Adana Halkevi Kütüphanesi’ni… Kitaplarla çocukluğunda yağmurlu bir günde, sıcak olduğu için gittiği Halkevi kitaplığında tanışmasını. İlk okuduğu kitap olan Define Adası’nı. Yağmurlu bir günde sığındığı bu kütüphanede eline verilen Define Adası kitabının bu denli müthiş hoşuna gittiğini ve ertesi gün koşa koşa tekrar kütüphaneye gidip o kitabı yeniden günlerce okuduğunu anlatıyor:

“Birçok yazar ilk okuduğu kitabı hatırlamaz ama asla aklımdan çıkaramadığım ve unutamadığım kitap olmuştur Define Adası. 2. sınıftan 5. sınıfa kadar emin olun en azından 350 kitap okudum. Muzaffer İzgü’yü yetiştiren kütüphane o kütüphanedir. Adana Halkevi Kütüphanesi’dir. Yaşamımda hiçbir futbol maçı izlemedim ben. Hiçbir futbol takımı tutmadım, çocukken de ayağımı topa vurmadım ben. Kitap okumayı seviyordum. Gidip o kütüphanede geçirirdim çocukluğumu. Annem beni aradığında beni kütüphanede bulacağını bilirdi. Gelir oradan alırdı beni. Kendimi çok şanslı hissediyordum; evimiz, okulum ve kütüphane birbirine çok yakındı. Kitapla tanışmam böylece oldu.”

“Ben Çocuklara Yazmakla Başladım”

– Gülmeceden kara gülmeceye küçük dev adam olarak anılıyorsunuz, bir nesli büyüttünüz. Çocuklara kitap okumayı sevdirirken güldürmeyi başaran yazarların en başında geliyorsunuz. Çocuk kitapları yazan yazarlar azımsanmayacak sayıda. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

– Yaşamım boyu kitap sayımın çokluğu aklımın ucuna gelmedi. Ben çocukları okul öncesi eğitmeye başladım. Çocuk kitaplarını meta olarak görenler var. Hiç unutmadığım bir olay olmuştur. Emekli olduğu yıl yazarlığa soyunmuş bir kişi bana bir mektup göndermiş. “Hocam ben çocuk kitabı yazmaya başlayacağım, nasıl yazacağım bana madde madde belirtir misiniz?” Hemen cevap yazdım, “Sen emekliliğin tadını çıkar, bu saatten sonra bu işler yapılmaz” diye. Ama 2 yıl sonra aynı adamın kitabını gördüm. Bundan kâr amacı güdenler… Birçok insanın bu alanı, çocuk kitap yazarlığını çıkar boyutuyla kullandığını biliyorum. Rant kapısı olarak görüyorlar. Tamamen bir çıkar. Yayınevleri de bunu yapıyor, “Sen yazarsın” diyor, geçiştiriyor.

En çok övündüğüm bir şey vardır benim; ilk kitabım çocuk kitabıdır, “Uçan Eşek”. Büyüklere ondan sonra başladım. Ben çocuklara yazmakla başladım.

“Gülmece Halktan Doğrudan Yana Bir Taraftır”

– Gülmece nedir, neyi anlatır? Kiminle, neyle savaşır? Taraf mıdır?

– Ben mizah sözcüğünü sevmiyorum, kullanmıyorum. Mizah sözcüğü Arapça muzahdan gelir. Galap bozulmuş bir sözcük anlamındandır. Gardaşın örneğin kardeş olarak ifadesi gibi. Ana’nın anne olarak değişmesi gibi. Muzah da kalın gelmiş insanlara, mizah yapmışlar. Ben hiç sevmiyorum. Aziz Nesin de sevmezdi.

Biz gülmece dedik.

Gülmece elbette ki taraftır. Halktan doğrudan yana bir taraftır. Adaletlidir. Topsuz tüfeksiz bir silahtır gülmece. Vurdu mu devirir, içinde alay var. Otoriteyle alay ediyorsunuz. Otorite en büyük, siz en küçük bir gülmecesiniz ama otoriteyi gidip mermi gibi öyle bir vuruyor ki.

Şimdi düşünün bağıran çağıran bir otorite. Arkadan bir kahkaha geldi mi bitti otoritenin işi. Onun için gülmecenin silahı vurucudur ama gülmece kime, niye, niçin insanın güldürdüğünü kendine duyumsatmıyorsa o gülmece değildir. Karşındaki bilecek kime güldüm, niye güldüm ki güldüğünü bilecek. Bunu da yapacak olan gülmecedir. Zaten gülmeceye ulaşır kötü yönetici, halk düşmanı, üçkâğıtçı, namussuz, hırsız, soyguncu, yalancı politikacı olsun; gülmecenin uğraştığı savaş bunlarladır. Onun için gülmece iktidarla savaşır. İktidarlar da hiçbir zaman gülmececileri sevmez. Beni sevmediler, Aziz Nesin’i sevmediler, Rıfat Ilgaz’ı sevmediler, Nasrettin Hoca’yı da sevmediler. Nesimi’nin diri diri derilerini yüzdüler.

“Gülmeceyi Halk Sever”

Ama gülmeceyi kim sever biliyor musunuz? Halk sever. 700 yıllıktır Nasrettin Hoca, dile kolay bu 700 yıllık. Bugün Balkanlara gidin, Arabistan, İran, Fars, Baltık bölgelerin hepsi Nasrettin Hoca’yı tanır ve sever. Niye sever? Halktan yanadır. Nasrettin Hoca’nın adına birçok uydurma fıkralar çıkartmışlardır belden aşağıya. Hayır, kabul etmiyoruz. Nasrettin Hoca’nın bütün fıkraları toplumsaldır, vurucudur. Eğer gülmeceyi taşı gediğine koyar gibi bir yerde kullanılmıyorsa o gülmece değildir. Ve gülmece günlük birtakım olaylardan yararlanıp onu söyler ama kalıcı olmaya çalışır. Gerçek gülmece sırtını edebiyata yaslar. Gerçek olmayan gülmece şimdi dolu. Güldürmece yazısı diyorum ben onlara, onlar gülmece değil.

Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’dan sonra gülmececi yetişmedi artık. Neden? Çünkü edebiyatı olmadıkları için. Ben gülmeceyi ilk çocuk kitaplarına koyan kişiyim. Çocukları güldürüm, güldürmeye çalışırım onları. Ama çocuk da düşünür; ben gülüyorum ama niye, niçin gülüyorum? Kime güldüm? Ve çocuk gülmecesini iyi yerleştirip serpiştirmediğiniz sürece konunun içerisinde inanın çocuk der ki bu yazar abla ya da bu yazar amca çok komik bir insan der. Kendiniz gülünç olursunuz. Hâlbuki yazdığınız çocuğu güldürecek. O nedenle ustalık onu serpiştirmeye bağlı. Benim çocuk kitaplarımın çok okunmasının nedeni budur. Çocuklar o nedenle Muzaffer İzgü’yü çok seviyorlar. Yazdığım kitaplarımda çocuğa kendi kültürünü veriyorum. Örneğin Anneanne kitabımda anneanneden amacım şu benim, anneanne komik bir insan. Gülmecesini anneanneden sağlıyorum, anneanne ve torun ilişkisinden bir gülmece doğuyor. “Anneanne, anne, çocuk”, üç kuşak. Çocuğa anneannesinin ve annesinin geleneğini, göreneğini, nasıl yaşayış biçimlerini, kültürünü veriyorum. Gelenek ve göreneklerimizin güzel doğrularını sunuyorum. Güldürürken düşündürtüyorum.

“Ben İnsanların Gülmesini İstiyorum”

Nasrettin Hoca’nın soyundan gelen insanlarız. Dünyanın birçok bölgesindeki gülmece ustalarını araştırdım ama inanın hiçbir yerde böyle büyük güldürmece ustaları yok. Yaşadığımız coğrafya çok değerli insanları yetiştirmiştir.

Bir tek Keloğlan’ı sevmem. Keloğlan namussuzdur, haylazdır. Tembeldir, annesini üzer. Sırtından geçinir. Aklı padişahın kızındadır, gözü padişahın tahtındadır. Sevmedim Keloğlan’ı, sevmem de öyle tembel asalak bir kahramanı. Öğretmenlik yıllarımda da asla okutmadım çocuklarıma Keloğlan’ı. Karagöz ve Hacivat’ı, Nasrettin Hoca’yı çok severim. Bu denli gülmececileri olan bir ulus gülen bir ulus olmalı.

Ama bizi güldürmeyenler var. Olaylar, politik çıkmazlar, ülke gerilimleri. Ciddiyet çok önemsenmiş bizde. Ciddi olunmak şartlandırılmış. Gülen insana rastlanmıyor. İlginç fikirler gelişmiş. Gülen kişiye “Ağzı açık ayran delisi gibi ne gülüyorsun?” denir. “Bugün çok güldüm, yarın ağlayacağım.”

Neden ağlıyorsun? Niçin ağlıyorsun? “Çok gülmeyeyim, yüzüm kırışır.” Hayır, sen kızmışsın da yüzün kırışmış. Kızdığında 82 kas çalışır, güldüğünde 14 kasın çalışır. Gülmek sindirim sistemini, kan dolaşımını çok daha iyi çalıştırır. İlaçtır gülmek. Ben insanların gülmesini istiyorum.

Dünyanın neresine giderseniz gidin bütün gülmeceyi çıkaran da yoksuldur. Ben de yapıtlarımda yoksulu anlattım. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz da yapıtlarında yoksulu anlattı. Yalnız benim yapıtlarımda Anadolu farkı var. Rıfat ağabey olsun, Aziz Nesin olsun İstanbul’dur, oraların gülmecesini anlatırlar. Ben Anadolu’nun gülmecesini anlatırım. Aziz Nesin’den diğer bir farkım da ben her satırımda, her paragrafımda güldürürüm. Sonunda gülümsetirim. Ben insanları sıkılmış çamaşır kabul ediyorum. Yazarak da sıkılmış çamaşır olarak değil de gevşemesini sağlıyorum. Toplum böyle işsiz, yoksulluk, yolsuzlukla, açlık, emeklinin durumu, şu günlerde hayvancının durumu. Ülkenin sorunu. Çıkmazlık. Gülmelerini, gülerek düşünmelerini sağlamaya çalışıyorum.

“Politik Değilse Gülmece, Gülmece Değildir”

– Mizah, özü itibarıyla politik midir? Politik gülmecenin edebiyatımıza girişi, gelişimi ne zaman ve nasıl olmuştur?

– Politik değilse gülmece, gülmece değildir. Gülmece öyle bir şeydir ki insan sağlıklı gülmelidir. Sağlıklı gülme derken bir örnek vereyim, savaşta sinir gazı var, karşıdan düşmana atarsınız. Asker neye güldüğünü bilmeden ölür gider. Mutlaka politik olmalı.

Gülmecenin elbet bir tarihi vardır. Gülmece Etiler dönemi tarihinde vardı. Bunun için özel törenler hazırlanırdı. Zengin, yoksul bir arada yemek yer, sonra o yoksul halk o zenginin, o yöneticinin taklidini yapar. Nasıl yemek yediğini, eti nasıl tuttuğunu, suyu nasıl içtiğini vs. Bu da Anadolu’dadır. Selçukluların sürüye koç katarken en büyük gülmece şenlikleri için tören hazırlarlar. Fıkralar anlatırlar, taklitler yaparlar, insanları güldürürler. Kılıktan kılığa girerdi. Avrupa ülkelerinin hiçbir yerinde yok bu.

“Biz Yolumuzdan Şaşmıyoruz, Yılmadık, Yılmayacağız da”

– Siz genelde muhalif bir politik gülmece kullandınız öykülerinizde… Yaşadığınız baskıları, yasakları anlatır mısınız? Bunları neye bağlıyorsunuz? Siyasi iktidarın bu tahammülsüzlüğüne ne diyeceksiniz?

– 1960 yılının 27 Mayıs’ında aldı götürdüler beni. Birçok arkadaş da vardı. Güldüler bana, “Seni neden aldılar?” diye. Dedim beni bırakırlar, iki gün sonra bıraktılar da. Elbette ki siyasi iktidarların bu tahammülsüz olma nedenleri var, gülmeceyi sevmemeleridir. Gülmece politik bir silah olduğu için onlara biat edecek insan arıyorlar. Ergenekon olayına bile kendine muhalif olan olmayan birçok kişiyi de karıştırdılar. Adı karışan birçoğunun suçlu olduğuna inanmıyorum. Onları almakla bize de gözdağı vermeye çalışıyorlar. Biz yolumuzdan şaşmıyoruz. Yılmadık, yılmayacağız da.

“Politik Gülmece Bugün Artık Yok”

– Politik gülmecenin edebiyatımızda bugünkü durumu hakkında neler diyeceksiniz? Gülmecenin giderek “muhalif” yanının törpülendiğini, artık suya sabuna dokunmayan, iktidar yanlısı bir çizgi izlendiğini görüyoruz. Siz buna katılıyor musunuz? Sınıflar ortaya çıktığı andan itibaren, ezilenin, mazlumun bir silahı olan mizah, moda deyimlerle “küreselleşme ve globalizm” söylemlerine kurban gidip sınıflar arası uzlaşma araçlarından biri mi olmuştur?

– Sorunuza kesinlikle katılıyorum. Yok, politik gülmece bugün artık yok. Karikatüre bir şey demiyorum, çizgiye bir şey demiyorum ama politik gülmece yapıtı siz biliyor musunuz? Öyle bir yapıt var mı? Politik gülmece yok. Bunun sebebi de baskılardan korkuyorlar, gülmecenin şekli değişti diyorlar. TV’lerdeki o yapılan gülmece programları, İvedik, Gora gibi birçok saçma sapan proje sunuluyor ve insanlar akın akın içinde sanat olmayan bu filmleri dolduruyor. Hiçbirinde sanat yok. Sanatı olmayan bir gülmece çıkartıyorlar.

Ben hep güldürerek düşündürdüm. Neye, niçin, niye güldüğünü bilmeli insan. Eskiden tiyatrolar vardı. Ali Poyrazoğlu, Müşfik Kenter kurgularında gülmece vardı. Derviş Süleyman. Oyunları da politikti. Şimdi artık tiyatrolar da farklılaştı. Yatıyoruz Shakespeare, kalkıyoruz Shakespeare. Sinema da edebiyattır. Güzel sanatların bir dalı, koludur. Orada da yok gülmece. Eski filmleri düşünüyorum ben. Orhan Kemal’in Murtaza’sı bir filmdi. Müthiş bir gülmece unsurları taşıyordu. Benim yaşamımdan yapılan Zıkkımın Kökü müthiş bir gülmece unsurları taşıyan bir filmdi. Öyle filmler de yok şimdilerde. Cem Yılmaz gibi bilmem kimlerin eline kalmışız işte. Gülmecenin rengini, kokusunu, tadını, her şeyini değiştirdiler.

Fakat şu var ki onlar öldüğü gün kendileri yok. Ama bu politik gülmeceyi yazan, yaratan ve çizen, düşündürterek üreten herkes tarih boyunca unutulmayacaklardır. Örneğin 30 yıl önce yazdığım bir kitap bugün güncelliğini koruyor. Bizim Ayılar Amerikalıları Çok Sever. Bakın nasıl gerçek. O günlerden bugüne hâlen tapıyorlar. Siz Bilirsiniz Paşam, Yıl Sıfır, Darbe Hazır. İşte bilmem ne. Bütün bu darbeler için yazdığım bir kitaptı. Darbe yapan askerlerden de korkmadım, korkmam da. Kimselerden asla korkmam.

Eşim benim öğretmendi, aylık alırdı. Onun kişiliği ve aylığı beni dimdik tuttu. Kimseye taviz vermedim. Çünkü eşimin dimdik arkamda olduğunu bilen bir insandım o zaman. Şimdi de zaten taviz vermem. Vermiyorum da. Ama bugüne dek bu şekilde geldi Muzaffer İzgü. Aziz Nesin nasıl hatırlanıyor. Muzaffer İzgü de hatırlanacak, bütün içtenliğimle inanıyorum buna. Çünkü ben doğru işler yaptım. Ben bütün görevimi de hâlen yapmaktayım. Okul öncesi çocukları eğitmeye başlıyorum. Oradan başlıyorum çocuğa edebiyatı sevdirmeye. Gülmek, güldürmek, niye güldüğünü çocuk ayırımına varmalı istiyorum.

“Çocuk Okuru Olmayan Bir Toplumun Büyük Okuru Olmaz”

– Gülmece dergilerini takip ediyor musunuz? Onların mizah anlayışlarını nasıl buluyorsunuz?

– Bildiğim kadarıyla 13 tane kadar gülmece dergisi var. Kesinlikle iki tanesi dışındakileri takip etmiyorum, onlar da belden aşağıda. İkisini okuyorum, diğerlerine bakmıyorum. Çizgiye bir şey demiyorum. Çizgi güzel ama hitap etmiyor.

Gündemi meşgul edip insanların kafasını öyle farklı yönlere çekiyorlar ki yaşadığımız ülkede. Örneğin bir futbol merakı. İnsanların bütün enerjilerini, zamanını öyle çok alıyor ki. Sabah kadın programları, ayrılan, boşanan, dayak yiyen vb. Bize ne bunlardan, biz sosyal kurum muyuz? Çocukların karşısında internet var. Toplumsal bir şey değil. Alternatif çok fazla çocuğun karşısında. Çocuk okuru olmayan bir toplumun büyük okuru olmaz. Çocuk okuru yetiştirmiyoruz ki büyüyünce okusun. Okul da yok. Gülmece de bunlardan nasibini alıyor. Ama bundan 30 yıl önce, 25 yıl önce böyle değildi. Benim kitaplarımın geçmişteki baskısından biliyorum. “Zıkkımın Kökü” 20. baskı. “Sıpa” 8. baskı. Eskiden çok okunurdu, şimdi gülmeceyi değiştirince okuma kültürü de yok oluyor. Gülmece de bundan nasibini alıyor çocuklar. Saçma şeylere gülüyoruz. Basit şakalara gülüyoruz. Açıkçası basitleşiyoruz. Ben en çok haberlere gülüyorum, politikacıların yalanlarına. Birçok insan inanıyor onların dediğine. Bense onların nasıl bir yalan uydurduklarını bildiğim için hâllerine gülüyorum.

Okul okul gezinmek suretiyle çocuklara kitap sevgisi aşılamayı kendine amaç edinmiş, tam bir halk adamı olan, bizden biri olan Muzaffer İzgü ile bu güzel sohbet için teşekkür ediyoruz.

TAVIR

Eserlerinden Bir Bölümü

Öykü-Gülmece:
Bando Takımı (1975)
Donumdaki Para (1977)
Deliye Her Gün Bayram (1980)
Sen Kim Hovardalık Kim (1980)
Her Eve Bir Karakol (1980)
Devlet Babanın Tonton Çocuğu (1981)
Lüplüp Makinesi (1982)
Kasabanın Yarısı (1982)

Roman:
Gecekondu (1970)
İlyas Efendi (1971)
Halo Dayı (1973)

Oyun:
Karadüzen (1971)
İnsaniyettin (1972)
Reçetesi Peçete (1974)
Utanmıyorum Üşüyorum (1975)

Çocuk Kitapları:
Bülbül Düdük (Çocuk romanı, 1980)
Ekmek Parası (1979)
Çizmeli Osman (1980)
Pazar Kuşları (1980)
Uçtu Uçtu Ali Uçtu (1980)

Ödülleri

1977 Nasrettin Hoca Gülmece Öykü Yarışması’nda üçüncülük, “Hıdır Baba” öyküsüyle
1977 Milliyet Sanat Dergisi Gülmece Öyküsü Yarışması’nda ikincilik, “Anayasa Hangi Anayasa” öyküsüyle
1978 Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü, Donumdaki Para ile
1980 Bulgaristan Altın Kirpi Gülmece Ödülü, Bülbül Düdük ile


WhatsApp at  | +49 17623699769 | alevihaberagi@yahoo.com |  + posts

Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.

Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.

Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı

By Alevi Haber Ağı

Sevgili Canlar, Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir. Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır. Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir. Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir. Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can! Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir. Saygı ve sevgilerimizle… Alevi Haber Ağı

One thought on “Muzaffer İzgü: Gülmecenin Küçük Dev Çınarına Saygıyla”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir