Ekmek arayan insanların karşısına taş, sopa ve nefret çıkıyorsa, artık yalnızca saldırıyı değil, o saldırıyı mümkün kılan sistemi konuşmak zorundayız.

✍️ Türkan Doğan

Bazı yollar insanı başka bir memlekete götürür, bazı yollar ise insanın yoksulluğunu yanında taşır. Mevsimlik tarım işçilerinin yolları biraz böyledir. Güneydoğu’dan yola çıkan bir aile, çocuklarını yanına alıp yüzlerce kilometre ötedeki bir fındık bahçesine gelir. Ev geride kalır, okul geride kalır, alışılmış hayat geride kalır. Bir süreliğine çadır ev olur, tarla işyeri, yol ise hayatın kendisi. Çünkü onlar başka bir memleket aramıyor; ekmeğin peşinden gidiyor.

Şimdi bu yolların üzerinde biriken acılara bakalım. Bir şehirde fındık dallarının altında karşılarına taş çıkar, başka bir yerde kendi dillerinde konuştukları için saldırıya uğrarlar. Bir başka yerde kaldıkları çadırlar, onların insan onuruna yaraşır bir yaşam sürüp sürmediklerini anlatır. Şehirlerin adları değişir ama hikâyenin ağırlığı birbirine benzer.

Ekmek Kazanmaya Gelen İnsanların Üzerine Taşlar Atıldı

Zonguldak’ın Alaplı’sında, Bektaşlı köyünde, bu yılın Ağustos ayında Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinden fındık toplamaya gelen işçilerin üzerine taşlar atıldı. Araçların içinde kadınlar ve çocuklar vardı. Çocukların korkuyla ağladığı görüntüler kamuoyuna yansıdı. Bir fındık bahçesine ekmek kazanmaya gelen insanlar, bir anda kendilerini taşların arasında buldular.

Sonra yol bizi Sakarya’ya götürüyor. 2020’de Mardin’in Mazıdağı’ndan fındık toplamaya gelen Kürt işçilerin karşısına bu kez taş ve sopalarla birlikte hakaretler çıkıyor. Aralarında kadınların da bulunduğu işçiler saldırıya uğruyor. Onlara yalnızca çalıştıkları için değil, kimlikleri ve geldikleri yer üzerinden sözler söyleniyor. İnsan hakları kuruluşları olayı ırkçı ve ayrımcı saldırı olarak tanımlıyor.

Düşünün; insan yüzlerce kilometre yol geliyor, bir başkasının bahçesinde onun ürününü topluyor, kendi ekmeğini kazanıyor ve sonra kendisine “Burada ne işiniz var?” deniliyor. Oysa o insan oraya toprağa sahip olmaya değil, emeğini satmaya gelmiş.

Bir Dil Neden Tehdit Olarak Görülür?

Bir başka yol Afyonkarahisar’ın Sultandağı’na uzanıyor. Dereçine’de Diyarbakır ve Mardin’den gelen mevsimlik işçiler kendi aralarında Kürtçe konuşuyor. Bir dilin sesi, bir anda saldırının bahanesine dönüşüyor. Yedi işçi yaralanıyor. İnsan hakları örgütleri olayı ırkçı saldırı olarak kayda geçiriyor. İnsan burada ister istemez duruyor ve düşünüyor: Bir insanın annesiyle kendi dilinde konuşması neden bir başkasını öfkelendirir? Bir dil neden tehdit olarak görülür? Yıllardır taşıdığı bir dil vardır. Fakat ırkçılığın gözü, insanın elindeki emeği değil, ağzından çıkan kelimeyi görür.

Bu Çorum’da ise Şanlıurfa’dan gelen mevsimlik tarım işçilerinin yolu bıçakların önüne çıkıyor. Çadırların arasında kurulan geçici hayat bir anda parçalanıyor; beş işçi yaralanıyor. Sonra başka bir gerçek ortaya çıkıyor: Su yok denecek kadar az, elektrik yetersiz, banyo ve tuvalet sorunlu. Yani saldırı yalnızca bıçakla yapılmıyor. İnsan bazen bir bıçakla yaralanıyor, bazen de susuz bırakılarak, güvencesizliğe terk edilerek, çocuklarını okula gönderemeyecek hale getirilerek yaralanıyor. Bir insanın bedenine vurulan darbe ile hayatına vurulan darbe birbirinden ayrı değil.

Hikâyenin En Sessiz Kahramanları: Çocuklar

Konya’nın Ereğli’sinde ise hikâyenin en sessiz kahramanları, çocuklar çıkıyor karşımıza. Mevsimlik tarım işçilerinin kaldığı alanda meydana gelen toprak kaymasında iki küçük çocuk yaşamını yitiriyor. Yedi ve sekiz yaşındalar. Daha hayatın ne olduğunu öğrenemeden, yoksulluğun kurduğu güvencesiz bir hayatın içinde toprağın altında kalıyorlar. Bazen bir çocuğun ölümünü yalnızca bir kaza diye anlatmak kolaydır. Oysa o çocuğun neden orada yaşadığını, neden güvenli bir evde olmadığını, neden ailesiyle birlikte mevsimlik işin peşinde sürüklendiğini sormak çok daha ağırdır.

Bir Ülkenin Görünmeyen Emek Haritası

Bütün bu şehirleri yan yana koyduğumuzda, karşımıza yalnızca saldırıların listesi çıkmıyor. Bir ülkenin görünmeyen emek haritası çıkıyor. Şırnak’tan Zonguldak’a, Mardin’den Sakarya’ya, Diyarbakır’dan Afyon’a, Şanlıurfa’dan Çorum’a uzanan bir yol bu. Bu yolun üzerinde fındık bahçeleri var, soğan tarlaları var, pamuk tarlaları var; ama aynı zamanda çadırlar, çocukların yarım kalan okulları, kadınların görünmeyen emeği ve her yıl yeniden başlayan bir yoksulluk döngüsü var.

İşte ırkçılık bu hayatların üzerine çöktüğünde, yoksulluk daha da ağırlaşıyor. Çünkü yoksul insan yalnızca emeğini ucuza satmak zorunda kalmıyor; bazen doğduğu yerin, konuştuğu dilin, taşıdığı kimliğin hesabını da vermek zorunda bırakılıyor.

Oysa fındığı toplayan elin Kürtçe konuşması, topladığı fındığı değiştirmiyor. Soğanı söken işçinin Mardinli olması, toprağın ürününü değiştirmiyor.

Tarlada terleyen kadının Şırnak’tan gelmiş olması, onun emeğini değersizleştirmiyor. İnsan emeğiyle vardır; doğduğu yer onun suç hanesi değildir.

Çocuklar Yetişkinlerin Kurduğu Dünyanın Bedelini Ödüyor

Ve çocuklar… Onlar bütün bu hikâyenin en ağır yerinde duruyor. Çadırdan çadıra, tarladan tarlaya taşınan çocuklar, yetişkinlerin kurduğu dünyanın bedelini ödüyor. Kimi okuldan uzak kalıyor, kimi bir dere kenarında hayatını kaybediyor, kimi bir saldırının ortasında annesine sarılarak korkuyor. Çocukların hiçbirinin yoksulluğu seçmediği gibi, hiçbir çocuk ırkçılığın ne olduğunu bilerek dünyaya gelmiyor. Nefret sonradan öğretiliyor; korku da onunla birlikte geliyor.

Bu nedenle mesele yalnızca Zonguldak’taki birkaç taş değildir. Sakarya’daki saldırıdan Afyon’daki Kürtçe konuşmaya, Çorum’daki bıçaklardan Konya’daki çocukların ölümüne kadar uzanan bu hikâyelerin her biri bize aynı şeyi söylüyor: Bu ülkede bazı insanlar hâlâ hem yoksulluğun hem de kimliklerinin yükünü birlikte taşıyor.

Mesele Halkların Birbirine Düşmanlığı Değil

Karadeniz’i birkaç saldırganın öfkesine, Kürtleri ise yalnızca mağduriyetlerine indirgemek istemiyorum. Çünkü mesele halkların birbirine düşmanlığı değil; yoksulun yoksula düşman edilmesi, emeğin görünmezleştirilmesi ve insanın kimliği üzerinden değersizleştirilmesidir. Bir insanı doğduğu yere göre yargılamak, onun hikâyesini daha başlamadan bitirmektir.

Belki de bu yüzden şu soruyu daha sık sormalıyız: “Neden buraya geldiler?” değil, “Neden kendi memleketlerinde kalabilecekleri bir hayatları yoktu?” Bir insan çocuğunun elinden tutup yüzlerce kilometre uzağa yalnızca çalışmak için gidiyorsa, orada bir göç hikâyesinden daha fazlası vardır. Orada bir yoksulluk hikâyesi vardır.

Onlar Başka Bir Memleket Aramadılar; Ekmek Aradılar

Ve bütün bu yolların sonunda insanın karşısına aynı gerçek çıkar: Onlar başka bir memleket aramadılar; ekmek aradılar. Ekmek arayan insanların karşısına taş, sopa ve nefret çıkıyorsa, artık yalnızca saldırıyı değil, o saldırıyı mümkün kılan sistemi konuşmak zorundayız. Çünkü taşın acısı bir gün geçer; fakat bir çocuğun zihninde “Ben burada istenmiyorum” duygusunun bıraktığı yara çok daha uzun yaşar.

23 Ağustos 2026


WhatsApp at  | +49 17623699769 | alevihaberagi@yahoo.com |  + posts

Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.

Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.

Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı

By Alevi Haber Ağı

Sevgili Canlar, Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir. Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır. Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir. Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir. Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can! Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir. Saygı ve sevgilerimizle… Alevi Haber Ağı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir