e-posta

Doğayı korumak, üreticiyi desteklemek, emeğin hakkını savunmak ve şirketlerin çevreye verdikleri zararın hesabını sormak da toplumsal sorumluluğumuzdur.

✍️ Recai Doğan

Önce İhtiyaç Yaratır, Sonra Satar!

Bildiğimiz bir söz vardır,

“Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser, sonra da ısınman için odununu sana satar.”

Bu söz, kapitalizmin nasıl işlediğini anlatmaya yeter.

Kapitalizm yalnızca mal üretip satmaz. Sana neye ihtiyaç duyacağını da öğretir.

Daha doğrusu, bazen hiç ihtiyacın olmayan şeyleri sana ihtiyaçmış gibi gösterir.

Reklamlarla, markalarla, özentiyle, başkalarıyla yarıştırarak seni tüketmeye yönlendirir.

Çünkü kapitalizm doymaz! Daha çok üretmek, daha çok satmak, daha çok kazanmak ister.

Elindekiyle yetinmeni değil, elindekini yetersiz bulmanı ister.

Bir ürünü alırsın, daha yenisi çıkar. Yeniyi alırsın, daha iyisi olduğu söylenir.

Böylece bitmeyen bir tüketim çarkının içine çekilirsin.

Senin ihtiyacın neymiş, ne değilmiş, önemli değildir. Önemli olan, sana ne satabilecekleridir!

Düşün ki sakin bir dağ evinde yaşıyorsun. Elektriğin yok. Gelir, evine elektrik bağlar.

Hayatın kolaylaşır, buna diyecek sözümüz yok. Ama ardından elektrikli aletler, televizyonlar, makineler satmaya başlar.

Her yeni ürün, yeni bir tüketim demektir.

Belki bugüne kadar yiyeceklerin bozulmadan saklanıyordu. Belki buzdolabına ihtiyacın bile yoktu.

Ama artık sana buzdolabı da satılır. Sonra daha büyüğü, daha yenisi, daha gösterişlisi…

Bir televizyon girer evine. Akşamları komşularınla yaptığın sohbetlerin yerini ekranlar almaya başlar.

Bir zamanlar birbirinin kapısını çalan insanlar, kendi evlerinde kendi ekranlarına kapanır. Birlikte geçirilen zaman azalır, herkes kendi dünyasına çekilir.

Böylece sana yalnızca televizyon satılmaz, farkında olmadan değişen bir yaşam biçimi de satılır.

Reklamlar durmadan konuşur, Yenile! Değiştir! Daha iyisini al! Geri kalma!

Peki, neye göre geri kalıyorsun?

Elindeki eşya işini gördüğü hâlde neden yenisini almak zorunda hissediyorsun?

Mutluluğunu neden sahip olduklarınla ölçmeye başlıyorsun?

Çünkü tüketim toplumu, insanın yalnızca ihtiyaçlarını değil, arzularını da yönetmek ister.

Bir Ayakkabın Varken Beşincisini de Satar!

Bir çift ayakkabın vardır. Ayağını korur, yürümene yarar, işini görür. Ama kapitalizm için bu yetmez.

Sana ikinciyi, üçüncüyü, dördüncüyü, beşinciyi de satmak ister.

Yürüyüş için ayrı ayakkabı, koşu için ayrı ayakkabı, dağda yürümek için ayrı ayakkabı, deniz kenarında gezmek için ayrı ayakkabı, düğünde giymek için ayrı ayakkabı…

Yetmez!

Rengi ayrı olacak, modeli ayrı olacak, markası ayrı olacak.

Bir de başkasının ayağında gördüğün ayakkabı seninkinden pahalıysa, senin de ona sahip olman gerekecekmiş gibi hissettirileceksin.

Dolabın ayakkabıyla dolar ama belki çoğunu yılda bir kez bile giymezsin.

Yine de yenisini almak istersin. Çünkü sana ihtiyaçtan önce özenti satılmıştır.

Aynı şey gömleklerde, pantolonlarda, elbiselerde de geçerlidir.

Giyilecek kıyafetin vardır ama yenisi çıkar. Bir başkası giyer, reklamı yapılır, moda olur.

Senin elindeki hâlâ sağlamdır ama artık gözünde eskimiştir.

Eşyan eskimeden gözünde eskir.

Çünkü tüketim çarkı, elindekinden memnun kalmanı istemez!

Sonra markalar devreye girer.

Beş liralık bir ihtiyacın, yalnızca üzerindeki marka yüzünden yüzlerce liraya satıldığı bir dünya yaratılır.

Bazen ürünün kendisinden çok, sana vaat edilen itibarın parasını ödersin.

Sanki markalı giyinirsen daha değerli, pahalı bir saat takarsan daha başarılı, lüks bir arabaya binersen daha önemli biri olacaksın.

Oysa insanın değeri üzerindeki markayla mı ölçülür?

Bir insanın emeği, dürüstlüğü, merhameti ve vicdanı, giydiği gömleğin markasından daha değersiz olabilir mi?

Ama tüketim kültürü sana durmadan şunu fısıldar, Sahip olursan değerlisin.

Daha fazlasına sahip olursan daha değerlisin.

İşte bu anlayış, insanı insanla yarıştırır.

Paylaşmanın yerine kıskançlığı, dayanışmanın yerine rekabeti, iç huzurun yerine bitmeyen bir sahip olma arzusunu koyar.

Evler Büyür, İhtiyaçlar Bitmez!

Bir evin vardır. İçinde yaşayacak yerin, başını sokacak çatın vardır. Ama sana daha büyüğü satılmak istenir. Sonra daha lüksü, daha gösterişlisi…

Bir de yazlık ev alman gerektiği söylenir. Komşunun yazlığı vardır, arkadaşının evi daha büyüktür. Birileri daha pahalı bir arabaya biner.

Sen de düşünmeye başlarsın.

“Onun var da benim neden olmasın?”

İşte tüketim çarkının sevdiği düşünce budur!

İnsan kendi ihtiyacına bakmak yerine başkasının sahip olduklarına bakmaya başladığında, ne kadarına sahip olursa olsun kendini eksik hissedebilir.

Eşyalar yenilenir, odalar doldurulur.

Evin kendisine harcadığın paranın yanında, içini döşemek için yaptığın masraflar da başlı başına bir servete dönüşür.

Peki, bütün bunları gerçekten ihtiyacın olduğu için mi alıyorsun?

Yoksa başkalarından geri kalmamak, onlara kendini göstermek için mi?

Kapitalizm sana yalnızca ev satmaz, komşunla yarışmayı da öğretir.

Yalnızca araba satmaz, başkasından daha iyi bir arabaya sahip olma arzusunu da besler.

Sonra ömrün boyunca daha büyük bir ev, daha pahalı bir araba, daha yeni eşyalar için çalışırsın.

Kazandığını harcar, harcadığını karşılamak için yeniden çalışırsın.

Peki, bu çarkın içinde kendine, ailene, dostlarına ve hayata ne kadar zaman kalır?

Daha iyi yaşamak için çalışırken, yaşamak için neden bu kadar az zamanın kalır?

Beş Liralık Kahveye Beş Yüz Lira!

Bir kahve içmek istersin. Kahvenin kendisinden çok markasına, mekânına ve sunduğu gösterişe para ödersin.

Beş liralık kahvenin beş yüz liraya satıldığı bir dünyada, bazen satın aldığın şey kahve değil, bir imajdır.

Elbette herkes parasını istediği gibi harcayabilir.

Mesele bir kahvenin fiyatı da değildir.

Mesele, insanın değerini tükettiği ürünlerle ölçen ve ihtiyaçlarını sürekli büyüten anlayıştır.

Çünkü bu düzen sana yalnızca mal satmakla yetinmez.

Nasıl giyineceğini, nerede oturacağını, nerede kahve içeceğini, nasıl görünmen gerektiğini de anlatır.

Bir süre sonra kendin için değil, başkalarının gözünde nasıl görüneceğin için yaşamaya başlarsın.

Peki, bütün bunların sonunda daha mı mutlusun?

Daha çok eşyan var, daha büyük evin var, daha pahalı kıyafetlerin var.

Ama daha huzurlu musun?

Komşunu daha iyi tanıyor musun?

Dostlarınla daha çok zaman geçiriyor musun?

Doğayla daha güçlü bir bağın var mı?

Yoksa eşyan çoğalırken yalnızlığın da mı büyüyor?

Kapitalizmin tüketim hırsı yalnızca evimizin içine, dolabımıza ve cüzdanımıza kadar uzanmaz.

Dağlarımıza, ormanlarımıza, derelerimize ve yaşam alanlarımıza da uzanır.

Senin dağını deler, ormanını keser, derenin önünü kapatır. Madenini çıkarır, doğal zenginliğini alır götürür.

Kârını cebine koyar. Geride bıraktığı kirlilik, tahrip edilmiş topraklar ve bozulan yaşam ise orada yaşayan insanlara kalır.

Yüz yıllık ormanlar yok edilir.

O ağaçların gölgesinde yaşayan kuşlar, böcekler, tilkiler, sincaplar ve binlerce başka canlı yaşam alanlarından koparılır.

Yuvalar dağılır, yaşamlar söner.

Bir şirketin kasası dolsun diye kaç ağacın kesilmesi, kaç canlının yaşam alanını kaybetmesi gerekiyor?

Dağa baktığında yaşamı değil, çıkarılacak madeni görür.

Ormana baktığında canlıları değil, kazancı hesaplar.

Dereye baktığında suyun yaşam için ne anlama geldiğini değil, ne kadar para kazandıracağını düşünür.

Sonra senin dağından çıkardığı madeni işler, ürüne dönüştürür ve yine sana satar.

Derelerinin önünü keser, barajlar kurar.

Suyun akışını değiştirir, doğal yaşamı bozar.

Balıkların üreme alanları zarar görür, derelerin bereketi azalır.

Bölgenin insanı geçim kaynağını kaybedebilir. Doğanın dengesi bozulabilir.

Peki, bütün bunların hesabını kim verir?

Önce doğanın sana sunduğu zenginliği tüketir, sonra o zenginliğin yokluğunda ihtiyaç duyduğun şeyleri satacak yeni pazarlar oluşturur.

Bu nasıl bir düzendir?

Bir yanda tüketim çılgınlığı, diğer yanda tükenen doğal kaynaklar…

Bir yanda sınırsız kazanç hırsı, diğer yanda yaşam alanlarını kaybeden insanlar ve canlılar…

Üstelik bu doğa yalnızca bugünün insanına ait değildir. Çocuklarımızın, torunlarımızın ve bizden sonra yaşayacak bütün canlıların da yaşam hakkıdır.

Birilerinin daha çok kazanması için bizim doğamızın, suyumuzun ve geleceğimizin feda edilmesine neden sessiz kalalım?

Bunun adına ilerleme deniyorsa, kimin için ilerleme?

Kalkınma deniyorsa, kimin kalkınması?

Kazanç birilerinin cebine girerken bedelini halk ödüyorsa, burada kimin kazandığını, kimin kaybettiğini sormak zorundayız.

“Sen Üretme, Ben Senin İçin Üretirim!”

Tüketim çarkı soframıza kadar uzanır.

Sana der ki, “Sen üretme, ben senin için üretirim!”

Ekmek satar, peynir satar, zeytin satar, zeytinyağı satar, patates satar, soğan satar.

Dün kendi toprağında yetiştirebildiğin, kendi emeğinle üretebildiğin ürünleri bugün satın almak zorunda kalabilirsin.

Küçük üretici ayakta kalmakta zorlanır.

Üretimden kopan insan, tüketici olarak pazara daha bağımlı hâle gelir.

Sofrasına koyduğu ürünün nereden geldiğini, hangi koşullarda üretildiğini, üreticinin ne kazandığını bilmeden alışveriş yapar.

Elbette herkes her ürünü kendisi üretemez.

Üretim ve ticaret hayatın doğal bir parçasıdır.

Sorun, insanların temel ihtiyaçlarının ve üretim kaynaklarının bir kazanç düzeni içinde giderek daha fazla bağımlılık yaratacak biçimde kullanılmasıdır.

Sağlıklı beslen der. Haklıdır, sağlıklı beslenmek önemlidir.

Ama sağlık ihtiyacının bile kazanç kapısına dönüştürüldüğü bir dünyada dikkatli olmak gerekir.

Sana bir ürün önerilir, ardından başka bir ürün, sonra daha pahalı bir beslenme programı…

Gerçekten ihtiyacın olan mı öne çıkarılıyor, yoksa satılması gereken mi?

Bir tarafta insanlar temel gıda ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanırken diğer tarafta tüketim alışkanlıkları üzerinden yeni kazanç alanları yaratılır.

İnsan yaşamak için tüketmelidir.

Ama tüketmek uğruna yaşamak zorunda bırakılmamalıdır!

Peki, Bu Çarktan Nasıl Çıkacağız?

Bu yüzden mesele yalnızca alışveriş yapmamak değildir.

Mesele, neye gerçekten ihtiyacımız olduğunu yeniden düşünmektir.

İşimize yarayan bir eşyayı sırf yenisi çıktı diye değiştirmemek…

Bir başkasında var diye aynı ürünü almak zorunda hissetmemek…

Markayı insanın önüne koymamak…

Üretenin emeğini, doğanın hakkını ve gelecek kuşakların yaşamını hesaba katmak…

Bunlar küçük görülebilir. Ama tüketim hırsının karşısına bilinçli bir tercih koymak, önemli bir başlangıçtır.

Üstelik bu yalnızca bireyin meselesi değildir.

Doğayı korumak, üreticiyi desteklemek, emeğin hakkını savunmak ve şirketlerin çevreye verdikleri zararın hesabını sormak da toplumsal sorumluluğumuzdur.

Çünkü tek tek insanların daha az tüketmesi kadar, doğayı talan eden ve emeği hiçe sayan düzenin de sorgulanması gerekir.

Bizim derdimiz insanın ihtiyaçlarını karşılaması değil, ihtiyaçlarının sınırsız bir kazanç hırsına alet edilmesidir.

Bizim derdimiz üretim değil, üretim uğruna doğanın ve insanın gözden çıkarılmasıdır.

Bizim derdimiz zenginlik değil, zenginlik birilerinin elinde birikirken bedelin bütün topluma ödetilmesidir.

Ve artık şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi?

Biz mi eşyalarımıza sahibiz, yoksa eşyalarımız mı bize sahip?

Bir de bundan daha büyük bir soru var.

Daha çok tüketmek uğruna nasıl bir dünyayı kaybediyoruz?

Çünkü mesele yalnızca ne satın aldığımız değil, nasıl bir dünyada yaşamak istediğimizdir.

Bu dünyayı çocuklarımıza daha fazla eşya bırakarak mı, yoksa yaşayabilecekleri bir doğa, paylaşabilecekleri bir hayat ve savunabilecekleri insani değerler bırakarak mı teslim edeceğiz?

Karar bizim.

Ama doğa beklemiyor. Zaman da bizim yerimize karar vermeyecek.

Eskiden sana ayakkabı sattı, ev sattı, araba sattı. Yetmedi, doğanı talan etti, dağını deldi, suyunu aldı.

Şimdi sıra düşüncelerine geldi.
Bu kez karşına yapay zekâyla çıkıyor.

“Sen düşünme, sen yorulma! Araştırmakla uğraşma, sorgulamakla vakit kaybetme. ChatGPT var, Gemini var yapay zekâ var. senin yerine düşünür, senin yerine yazar, senin yerine karar verir!”

Der yapay zeka satar

Ama insanın aklı da satılık değildir, vicdanı da!

Teknoloji bizim için çalışsın, hayatımızı kolaylaştırsın.

Ama bizim yerimize insan olmasın.

Düşünmekten, sorgulamaktan, itiraz etmekten vazgeçmeyelim.

Çünkü insanı insan yapan yalnızca sahip oldukları değil, aklı, vicdanı, emeği ve başkasının acısını hissedebilme yeteneğidir.

Şimdi dönüp kendimize soralım.

Daha çok eşya, daha çok para, daha çok teknoloji derken neyi kaybediyoruz?

Belki de en önemli soruyu sormanın zamanı geldi.

Biz mi bu düzeni kullanıyoruz, yoksa bu düzen bizi mi kullanıyor?

Unutmayalım, Her şeyi satın alabileceğini sanan bir düzen, insanın her şeyini satın alamaz.

Yeter ki aklımızı kiraya vermeyelim, vicdanımızı susturmayalım, doğamıza ve insanlığımıza sahip çıkalım.

Çünkü sözün özü şudur.

Sen düşünmezsen, sen sorgulamazsan, sen itiraz etmezsen, senin yerine düşünenler, senin adına karar verenler ve senin üzerinden kazananlar çoğalır.

Şaşırmayalım. Sorgulayalım, susmayalim..!


WhatsApp at  | +49 17623699769 | info@alevihaberagi.com | Web | + posts

Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.

Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.

Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı

By Alevi Haber Ağı

Sevgili Canlar, Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir. Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır. Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir. Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir. Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can! Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir. Saygı ve sevgilerimizle… Alevi Haber Ağı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir