26 Eylül’de Almanya’nın sokaklarında farklı diller konuşuldu.

✍️Erdoğan Doğan

Almanya’da emek açısından yeni bir dönemin eşiğinde miyiz?
26 Eylül eylemlerinin ardından Almanya’nın ekonomisi, sosyal devleti, emekçileri ve geleceği üzerine bir değerlendirme
26 Eylül 2026.
Almanya’nın birçok kentinde insanlar aynı gün sokaklara çıktı.
Berlin’de, Hamburg’da, Frankfurt’ta, Hannover’de, Stuttgart’ta, Nürnberg’de, Rostock’ta, Kiel’de ve daha birçok kentte…
Ellerinde farklı flamalar, dillerinde farklı sloganlar, dünyaya ve topluma ilişkin farklı düşünceler vardı.
Ama bütün bu farklılıkların arasından ortak bir cümle yükseliyordu:
Çalışarak kazandığımız haklarımızdan vazgeçmek istemiyoruz.
DGB’nin verdiği rakama göre 15 kentte yaklaşık 175 bin kişi eylemlere katıldı. Eylemlerin ortak sloganı da bunu açıkça ifade ediyordu:
“Hart verdient! Deine Arbeit. Deine Gesundheit. Deine Rente.”
Yani:
“Alın teriyle kazandın! Senin emeğin. Senin sağlığın. Senin emekliliğin.”
(Deutscher Gewerkschaftsbund)
Kiel’de bu tablonun içerisinde bulunanlar açısından ise mesele yalnızca bir sendika mitinginden ibaret değildi.
Gençler vardı.
İşçiler vardı.
Emekliler vardı.
Göçmen örgütleri vardı.
Sendikalar vardı.
Sol ve sosyalist çevrelerden insanlar vardı.
Farklı siyasal düşüncelere sahip gruplar aynı yürüyüşte yan yana geliyordu.
Bu tablo bize henüz bir sonuç vermiyor.
Ama önemli bir soru soruyor:
Almanya’da emek açısından yeni bir dönemin eşiğinde miyiz?
Bu soruya hemen “evet” ya da “hayır” demek kolaydır.
Asıl zor olan, bu sorunun arkasındaki toplumsal ve ekonomik gerçekliği anlamaktır.
Almanya neden bu noktaya geldi?
Almanya uzun yıllar Avrupa’nın ekonomik lokomotifi olarak gösterildi.
Güçlü sanayi…
Otomotiv…
Makine…
Kimya…
İhracat…
Nitelikli işgücü…
Güçlü orta sınıf…
Sosyal devlet…
Ve bütün bunların üzerine kurulmuş bir refah modeli.
Fakat bu model son yıllarda ciddi sarsıntılar geçiriyor.
Bunun nedeni yalnızca bugünkü hükümetin aldığı kararlar değildir.
Alman ekonomisi aynı anda birçok baskıyla karşı karşıya.
2022’de başlayan enerji şoku, yüksek enerji maliyetleri, zayıf verimlilik artışı, ihracata dayalı sanayinin küresel rekabet baskısı, Çin’le artan rekabet, demografik değişim ve uzun süredir yetersiz kalan yatırımlar bunların başlıcaları arasında. IMF, Almanya ekonomisinin 2023 ve 2024’te iki yıl üst üste küçüldüğünü ve toparlanmanın yeni ticaret baskıları nedeniyle sınırlı kaldığını belirtiyor. (IMF)
Bundesbank’ın Haziran 2026 değerlendirmesi de benzer biçimde yüksek enerji maliyetleri, yaşlanan nüfus, nitelikli işgücü açığı, yüksek yan ücret maliyetleri, bürokrasi, ihracat rekabeti ve zayıf yatırımları Almanya’nın büyüme kapasitesini sınırlayan faktörler arasında sayıyor. (Bundesbank Publikationen)
Dolayısıyla mesele yalnızca:
“Hükümet yanlış tasarruf yapıyor.”
demekten ibaret değildir.
Daha derindeki soru şudur:
Almanya’nın yıllarca üzerine kurduğu ekonomik model bugün ne ölçüde sürdürülebilir?
Krizin bedelini kim ödeyecek?
Ekonomik krizlerin belki de en eski sorusu budur.
Bir ülkede kaynaklar azaldığında, büyüme yavaşladığında, devlet bütçesi zorlandığında ve şirketler rekabet baskısı altında kaldığında maliyetin toplumun hangi kesimlerine dağıtılacağı belirleyici hale gelir.
İşte bugün Almanya’daki tartışmanın merkezinde de bu soru bulunmaktadır.
Hükümetin 2026 bütçesinde savunma harcamalarının ciddi biçimde artırılması bunun önemli örneklerinden biridir.
Federal hükümet 2026 için savunma bütçesini 62,4 milyar avrodan 82,7 milyar avroya çıkardı; ayrıca Bundeswehr için 25,5 milyar avroluk özel kaynak öngörüldü. Hükümet, önümüzdeki yıllarda savunma harcamalarının daha da artırılmasını planlıyor. (Bundesregierung)
Bu politikanın gerekçesi Avrupa’nın güvenlik ortamındaki değişim ve Almanya’nın savunma kapasitesini güçlendirme ihtiyacı olarak açıklanıyor.
Bu, ayrı bir tartışmanın konusudur.
Fakat toplumsal açıdan sorulması gereken soru yine de ortadadır:
Kamu kaynakları hangi önceliklere ayrılacak?
Savunmaya daha fazla kaynak ayrılırken sosyal güvenlik nasıl korunacak?
Sağlık sistemi nasıl finanse edilecek?
Emeklilik sistemi nasıl güçlendirilecek?
Konut sorunu nasıl çözülecek?
Eğitim ve altyapı yatırımları nasıl yapılacak?
Dolayısıyla mesele yalnızca “savunmaya para ayrılmasın” ya da “sosyal harcamalar artırılsın” gibi tek cümlelik bir tartışma değildir.
Mesele, toplumun önceliklerinin nasıl belirlendiğidir.
“Tasarruf” kelimesinin arkasındaki insan
Ekonomi dilinde “tasarruf” nötr bir kelime gibi görünür.
Ama tasarrufun toplumsal bir karşılığı vardır.
Bir hastanın daha fazla ödeme yapması…
Bir emeklinin gelirinin reel olarak gerilemesi…
Bir işçinin daha uzun süre çalışması…
Bir gencin daha güvencesiz bir işe mahkûm olması…
Bir ailenin daha yüksek kira ödemesi…
Bir hastanenin personel açığıyla çalışması…
Bunların hepsi bütçe tablolarındaki rakamların insan hayatındaki karşılıklarıdır.
Bu nedenle Almanya’daki tartışmanın yalnızca “bütçe disiplini” üzerinden yürütülmesi yeterli değildir.
Şu sorunun da sorulması gerekir:
Tasarruf kimin hayatından yapılıyor?
Çalışma hayatı yeniden şekillenirken
Bugün çalışma hayatında da önemli bir dönüşüm tartışılıyor.
Çalışma sürelerinin esnetilmesi…
Daha uzun çalışma…
Daha geç emeklilik…
Hastalık durumunda yeni kurallar…
Geçici istihdam…
İş güvencesinin esnetilmesi…
Bunların bir kısmı hükümet ve işveren çevreleri tarafından ekonomik büyüme, rekabet gücü ve işgücü açığı açısından savunuluyor.
Sendikalar ise bunun çalışanlar üzerindeki yükü artırabileceğini söylüyor.
DGB, özellikle çalışma süresinin uzatılması ve sekiz saatlik işgünü düzenlemesinin zayıflatılması tartışmalarına karşı çıktı. DGB Başkanı Yasmin Fahimi, ekonominin çalışanların sosyal güvenliğini azaltarak değil; yatırım, yenilikçilik, iyi çalışma koşulları ve ücretlerle güçlendirilmesi gerektiğini savundu. (Deutscher Gewerkschaftsbund)
Burada önemli olan, tartışmanın kendisini doğru kurmaktır.
Çünkü Almanya’nın ekonomik sorunlarının çözümü gerçekten de yalnızca:
“Daha fazla çalışın.”
denilerek bulunamaz.
Ama aynı şekilde ekonomik gerçekleri bütünüyle görmezden gelen bir yaklaşım da yeterli değildir.
Asıl soru:
Daha yüksek üretkenlik nasıl sağlanacak?
Hangi yatırımlar yapılacak?
Sanayinin dönüşümünün maliyetini kim üstlenecek?
Teknolojik dönüşümün kazançları nasıl paylaşılacak?
Ve belki en önemlisi:
Ekonomik dönüşümün merkezine şirketlerin rekabet gücü mü, insanların yaşam güvencesi mi konulacak?
Emeklilik yalnızca yaşlıların sorunu değildir
Emeklilik tartışması Almanya’daki en önemli toplumsal fay hatlarından biridir.
Çünkü emeklilik bugün emekli olanların olduğu kadar, bugün çalışanların da geleceğidir.
Burada bir kavramı doğru kullanmak gerekiyor.
Almanya’daki yüzde 48’lik Rentenniveau, bir insanın son maaşının yüzde 48’ini emekli aylığı olarak alacağı anlamına gelmez.
Bu oran, 45 yıl boyunca ortalama ücret üzerinden prim ödemiş standart bir çalışanın emekli aylığının ortalama ücretle ilişkisini ölçen sistemsel bir göstergedir. 2025 emeklilik paketiyle bu seviyenin 2031’e kadar yüzde 48’de tutulması kararlaştırıldı. (BMAS Webseite)
Fakat teknik açıklama toplumsal soruyu değiştirmiyor.
Kırk yıl çalışan bir insan yaşlılığında nasıl yaşayacak?
Emekli olduğunda kirasını ödeyebilecek mi?
Elektriğini karşılayabilecek mi?
Sağlık giderlerini karşılayabilecek mi?
Çocuklarından yardım almak zorunda kalacak mı?
Ve daha önemlisi:
Bugünün genç işçisi yarın emekli olduğunda nasıl bir hayatla karşılaşacak?
İşte emeklilik meselesinin gerçek ağırlığı burada ortaya çıkıyor.
Gençlik neden sokakta?
Kiel’deki görüntülerden biri özellikle dikkat çekiciydi:
Gençler.
Bu tesadüfi bir görüntü olarak geçiştirilemez.
Çünkü gençler geleceğin yalnızca izleyicileri değildir.
Onlar bugünkü çalışma hayatının gelecekteki çalışanlarıdır.
Bugün güvencesiz işe giren…
Bugün yüksek kira ödeyen…
Bugün eğitim borcu veya yaşam maliyetiyle boğuşan…
Bugün emeklilik sistemine prim ödeyen genç, bütün bu tartışmanın doğrudan tarafıdır.
Bu nedenle gençliğin sosyal devlet tartışmasına katılması, aslında emeklilik tartışmasının da içine girmesidir.
Bir başka ifadeyle:
Emeklilik 40 yıl sonraki mesele değildir.
Bugün işe başlayan genç için emeklilik, daha ilk maaşından itibaren başlayan bir meseledir.
Göçmen işçiler olmadan Almanya’nın emek haritası eksik kalır
Bir başka gerçek de göz ardı edilemez.
Almanya’nın çalışma hayatı yalnızca Alman işçilerden oluşmuyor.
Türkiye’den, Kürdistan’dan, Balkanlardan, Doğu Avrupa’dan, Ortadoğu’dan ve dünyanın farklı bölgelerinden gelen milyonlarca insan Almanya’nın üretiminde, hizmet sektöründe, sağlıkta, ulaşımda, temizlikte, gastronomide, lojistikte ve sanayide çalışıyor.
Göçmen işçinin sorunu “göçmen sorunu” olarak görüldüğünde mesele daralıyor.
Çünkü düşük ücretli iş…
Güvencesiz çalışma…
Kira…
Emeklilik…
Sağlık…
İşsizlik…
Bunlar etnik kimlik tanımıyor.
Sermayenin karşısında emeğin değeri söz konusu olduğunda, pasaport ücret bordrosunun yerini değiştirmiyor.
Bu nedenle Almanya’nın gelecekteki emek hareketi açısından önemli sorulardan biri de şudur:
Göçmen işçiler ile yerli işçiler ortak toplumsal çıkarlarını ne ölçüde görünür hale getirebilecek?
Sendikalar: Güç nerede duruyor?
Almanya’da sendikaların tarihsel olarak önemli bir ağırlığı var.
Milyonlarca üyeleri, işyerlerinde örgütlenmeleri ve toplu sözleşme gücü onları sıradan bir sivil toplum örgütünden farklı bir yere koyuyor.
Fakat sendikaların önündeki sorun da tam burada başlıyor.
Sendikal güç yalnızca hükümetlerle görüşme masasında kullanıldığında başka bir şeye dönüşebilir.
Oysa sendikal hareketin tarihsel gücü, örgütlü çalışanların üretim sürecindeki kolektif gücünden gelir.
26 Eylül eylemlerinin önemli taraflarından biri, bu gücün yeniden sokağa taşınmış olmasıdır. DGB’nin çağrısı doğrudan iş, sağlık, emeklilik ve sosyal güvenlik başlıklarını birbirine bağladı. (Deutscher Gewerkschaftsbund)
Fakat asıl soru şimdi başlıyor:
26 Eylül’den sonra ne olacak?
Bir günlük eylem mi?
Yoksa işyerlerinde devam eden bir tartışma mı?
Bir miting mi?
Yoksa toplu sözleşmelerde, işyerlerinde ve toplumun diğer alanlarında kalıcı bir örgütlenme mi?
Bu sorunun cevabını bugünden vermek mümkün değil.
Ama Almanya’daki emek hareketinin geleceği açısından belirleyici soru budur.
Sokaktaki farklılıklar aslında önemli
Kiel’deki yürüyüşte farklı siyasi ve toplumsal çevrelerin yan yana bulunması da ayrıca dikkate değerdi.
Sendikalar…
Gençlik örgütleri…
Sol siyasi yapılar…
Göçmen örgütleri…
Komünist çevreler…
Sosyal demokrat gelenekten gelen sendikal yapılar…
Farklı düşüncelere sahip insanlar…
Bunların hiçbiri aynı şeyi düşünmüyor.
Aynı dünya görüşüne sahip değiller.
Aynı ekonomik çözümü savunmuyorlar.
Aynı siyasal hedefleri taşımıyorlar.
Ama aynı meydanda bulunmaları, Almanya’da bazı toplumsal sorunların artık daha geniş bir kesimi ilgilendirdiğini gösteriyor.
Burada önemli olan farklılıkların yok edilmesi değil.
Tam tersine:
Farklılıklarla birlikte ortak sorunları konuşabilme kapasitesidir.
Çünkü emek hareketinin önündeki temel sorunlardan biri de parçalanmadır.
İşçi ayrı…
Genç ayrı…
Emekli ayrı…
Göçmen ayrı…
Kadın çalışan ayrı…
Kamu çalışanı ayrı…
Sanayi işçisi ayrı…
Hizmet sektörü çalışanı ayrı…
Her biri kendi alanında mücadele ettiğinde ortaya büyük bir toplumsal güç çıkarmak zorlaşır.
Peki çıkış nerede?
Burada hazır bir reçete sunmak yerine, Almanya’nın önünde birkaç temel yönelimin bulunduğunu görmek gerekiyor.
Birinci yönelim:
Sosyal devletin maliyetini giderek daha fazla çalışanların üzerine yüklemek.
İkinci yönelim:
Ekonomik dönüşümün yükünü daha geniş toplumsal kesimlere dağıtmak; buna karşılık yatırımları, verimliliği ve kamu altyapısını güçlendirmek.
Üçüncü yönelim ise daha kapsamlı bir tartışmayı gerektiriyor:
Ekonomik kaynakların ve toplumsal zenginliğin nasıl dağıtıldığına yeniden bakmak.
Burada vergilendirme…
Servet…
Şirket kârları…
Kamu yatırımları…
Konut…
Sağlık…
Emeklilik…
Eğitim…
Savunma harcamaları…
Hepsi aynı büyük tablonun parçaları haline geliyor.
DGB de 26 Eylül eylemleri çerçevesinde daha yüksek yatırımlar, güçlü sosyal güvenlik ve yüksek servetlerin daha fazla katkı yapması gibi başlıkları gündeme getirdi. (Münster Aktuell)
Dolayısıyla tartışma artık yalnızca:
“Ne kadar kesinti yapılacak?”
sorusundan ibaret olmamalı.
Asıl soru:
“Nasıl bir ekonomik ve toplumsal düzen istiyoruz?”
Bir dönemin sonu mu, yeni bir dönemin başlangıcı mı?
26 Eylül’ü olduğundan büyük göstermek de yanlış olur.
175 bin kişinin sokağa çıkması önemli bir toplumsal gösterge olabilir.
Ama tek başına yeni bir dönemin başladığını kanıtlamaz.
Bunun için daha fazlası gerekir.
İşyerlerinde örgütlenme gerekir.
Sendikaların tabanla bağlarının güçlenmesi gerekir.
Gençlerin sürece katılması gerekir.
Göçmen emekçilerin taleplerinin görünür olması gerekir.
Emeklilerin sorunlarının çalışanların sorunlarından ayrı görülmemesi gerekir.
Ve bütün bunların ötesinde, toplumun önüne yalnızca “hayır”lar koyan değil, “nasıl bir gelecek?” sorusuna da cevap arayan bir tartışma açılması gerekir.
Çünkü yalnızca mevcut bir saldırıya karşı çıkmakla yetinen hareketler bir süre sonra savunmaya çekilebilir.
Oysa tarih boyunca toplumsal değişimin güçlü olduğu dönemlerde insanlar yalnızca kaybetmek istemedikleri şeyleri değil, kurmak istedikleri dünyayı da konuşmuşlardır.
Son söz yerine bir soru
26 Eylül’de Almanya’nın sokaklarında farklı diller konuşuldu.
Farklı flamalar taşındı.
Farklı düşünceler savunuldu.
Ama aynı sokakta buluşan insanların önemli bir bölümü aynı ekonomik gerçekliğin içinden geçiyor:
Çalışıyor ama geçinmekte zorlanıyor.
Çalışıyor ama geleceğinden emin değil.
Prim ödüyor ama emekliliğinden endişe ediyor.
Genç ama yarınını göremiyor.
Emekli ama hayatının son dönemini güvence altında hissedemiyor.
Bu nedenle 26 Eylül’ün gerçek anlamını yalnızca katılımcı sayısında aramak eksik kalır.
Asıl anlam, Almanya’da uzun zamandır biriken toplumsal çelişkilerin artık daha görünür biçimde aynı meydanda buluşmasında aranmalıdır.
Belki henüz yeni bir dönemin başladığını söylemek için erken.
Ama eski dönemin kendi iç çelişkilerinin derinleştiğini görmemek de mümkün değil.
Almanya’nın önünde ekonomik bir soru kadar büyük bir toplumsal soru da duruyor:
Bu ülkenin zenginliği nasıl üretilecek ve nasıl paylaşılacak?
Ve bunun hemen arkasından başka bir soru geliyor:
Ekonominin ihtiyaçları mı insanı belirleyecek, yoksa ekonomi yeniden insanın ihtiyaçlarına göre mi şekillenecek?
26 Eylül’ün ardından asıl tartışma belki de burada başlıyor.
Sokak henüz cevabı vermedi.
Ama soruyu daha yüksek sesle sormaya başladı.
Ve bazen tarihsel dönüşümlerin ilk işareti, bir cevabın ortaya çıkması değil;
insanların artık aynı soruyu birlikte sormaya başlamasıdır.


WhatsApp at  | +49 17623699769 | info@alevihaberagi.com | Web |  + posts

Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.

Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.

Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı

By Alevi Haber Ağı

Sevgili Canlar, Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir. Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır. Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir. Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir. Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can! Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir. Saygı ve sevgilerimizle… Alevi Haber Ağı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir