Tokat’ın dağlarında, bir Alevi kadının ömründen kalanlar…

✍️ Türkan Doğan

Cemile’yi anlatmaya nereden başlanır, insan gerçekten bilemiyor. Bir kadının hayatı bazen tek bir cümleye sığmıyor. Hele o hayat, Tokat’ın dağlarında, toprağın kokusuyla, köyün ortak acılarıyla, kadınların birbirine omuz verdiği uzun yıllarla yoğrulmuşsa, bir insanı anlatmakla yetinemiyorsunuz; onunla birlikte bir zamanın kapısını da aralıyorsunuz.

Cemile benim için biraz böyle bir kapıdır. O kapıdan içeri girdiğinizde yalnızca bir kadın görmezsiniz. Bir köy görürsünüz. Duvar diplerinde serçelerin yiyecek aradığı, yağmurdan sonra toprağın kabarıp içinden solucanların çıktığı, bahçelerde domateslerin kızardığı, akşamüstleri dağların üzerine ağır bir gölgenin düştüğü bir köy. Bir evin bacasından çıkan dumanı, çeşme başında birbirine seslenen kadınları, kapı önlerinde yapılan uzun sohbetleri, kış hazırlıklarını, yazın telaşını ve insanın insana yalnız bırakılmadığı bir hayatı görürsünüz.

Yeşilin İçinde Siyah Hareli Gözler

Cemile orta boylu bir kadındı. Ama onu tarif etmeye boyundan başlanmazdı. Önce gözleri gelirdi insanın aklına. Yeşilin içinde siyaha çalan hareleri olan, baktığında insanın yüzünde bir an durup kalan gözlerdi bunlar. Kirpikleri gözlerinin üzerine öyle güzel dökülürdü ki, bazen o bakışın içinde bir çocuğun neşesini, bazen bir annenin derin hüznünü, bazen de hayat karşısında geri adım atmayan bir atmaca gibi bir kadının kararlılığını görürdünüz.

O gözler çok şey görmüştü.

Yoksulluğu görmüştü, emeği görmüştü, gurbeti görmüştü, çocuklarını büyütmeyi görmüştü. Komşularının acılarına tanıklık etmiş, düğünlerinde sevinmiş, ölülerinin ardından susmuştu. Çünkü Cemile’nin yaşadığı yerde insanın hayatı yalnızca kendi evinin dört duvarı içinde yaşanmazdı. Birinin derdi komşunun kapısına kadar gelir, birinin sevinci bütün sokağa yayılırdı.

Bu, Biraz da Yolun Gereğiydi

Bu, biraz da yolun gereğiydi.

Cemile yoluna düşkündü. Fakat onun için yol, yalnızca dilde taşınan bir söz değildi. Yol, insanın kendi davranışında görünürdü. İkrarın ağırlığını bilmek, verdiğin sözün arkasında durmak, lokmayı paylaşmak, dara düşenin yanında durmak, kimseyi kendinden aşağı görmemek, haksızlık karşısında susmamak… Yol dediğin, insanın gündelik hayatında sınanırdı.Cemile bunu bilirdi.

Bir şeye söz verdiyse, o sözün hakkını verirdi. Yemin ettiyse, geri dönmezdi. Bu yüzden onun kararlılığını bilenler, Cemile’nin söylediği sözün öylesine söylenmiş bir söz olmadığını da bilirdi. Onun sözünde bir ağırlık vardı. Gerektiğinde herkesin haddini bildirirdi. Fakat bunu gösteriş için yapmazdı. Bir kadının kendi onurunu koruması gerektiğini bilen, bunu kimsenin lütfu olarak görmeyen bir tarafı vardı.

Cemile’nin gücü sesinin yüksekliğinde değil, sözünün yerini bilmesindeydi.

Onun Asıl Hikâyesi Ellerinde Yazılıydı

Ama onun asıl hikâyesi ellerinde yazılıydı.

Ellerine bakınca, bir kadının ömrünün nasıl çalışarak geçtiğini anlayabilirdiniz. Yün yolamaktan, toprağa dokunmaktan, su taşımaktan, odun kaldırmaktan, yemek yapmaktan, çocuk büyütmekten ve bitmek bilmeyen ev işlerinden nasır tutmuş ellerdi. O ellerde yalnızca yorgunluk değil, emeğin onuru vardı.

Kadınların emeği çoğu zaman böyle görünmez kalır. Sofraya gelen lokmanın ardındaki eli kimse sormaz. Kış gelmeden hazırlanan yorganı, yaz boyunca yapılan kışlıkları, çocukların giysilerini, evin temizliğini, tarlanın işini, hayvanların bakımını bir hayatın doğal akışı sanırlar. Oysa bütün bunların ardında bir kadının zamanı vardır. Ömründen kopardığı saatler, günler, yıllar vardır.

Cemile’nin elleri bunların hepsini biliyordu.

Yün yolarken bazen gözleri uzaklara dalardı. Duvar dibinde serçeler dolaşır, bahçeden taze domates kokusu gelir, yağmurdan sonra toprak kendi kokusunu yeniden dünyaya bırakırdı. Cemile bütün bunların içinde sessizce çalışırdı.

Sonra birden ellerini omuzlarına doğru çeker, dağlara bakardı.

İşte O An, Onun İçindeki Anne Ortaya Çıkardı

İşte o an, onun içindeki anne ortaya çıkardı.

Çocuklarını çok özlediğinde içini çekerdi. Öyle bir iç çekişti ki bu, insanın göğsünden çıkarken yılları da beraberinde götürürdü. Çocukların küçüklüğü, evin içinde koşturan ayakları, hastalandıklarında başlarında beklediği geceler, büyüyüp uzaklara gittikleri günler… Bir annenin yüreğinde zaman başka türlü işler. Çocuk büyür, şehir değiştirir, başka bir hayat kurar; ama anne, onun çocukluğunu kendi içinde taşımaya devam eder.

Cemile de taşırdı. Belki o yüzden dağlara bakardı. Dağların ardında bir yol olduğunu bilirdi. Yolun nereye vardığını bilmediği zamanlarda bile insanın içinde bir yere vardığını bilirdi.

Cemile’nin yol anlayışında yalnızca kendisi yoktu. Komşusu vardı, akrabası vardı, köyü vardı, dara düşen insan vardı. Kadınların birbirinin kapısını çalması, bir tabak yemeği bölüşmesi, bir cenazenin yükünü birlikte taşıması, bir çocuğun başını okşaması… Bunlar onun dünyasında küçük işler değildi. Bunlar yolun gündelik hâlleriydi.

Çünkü Yol, Yalnızca Cem Meydanında Değil, Hayatın İçinde de Sürülürdü

Çünkü yol, yalnızca cem meydanında değil, hayatın içinde de sürülürdü.

Cem, insanın kendisiyle ve toplumuyla yüzleştiği bir yerdi; fakat Cemile için asıl sınav, cemden çıktıktan sonra başlardı. Sofrada lokmayı nasıl bölüştüğün, komşuna nasıl baktığın, senden güçsüz olana nasıl davrandığın, verdiğin sözün arkasında durup durmadığın… İnsan kendisini en çok gündelik hayatında belli ederdi. Cemile’nin hayatı bu anlayışla örülmüştü.

Bir komşusu hastalandığında kapısını çalmak, bir evde ölüm olduğunda kendi evindeki sesi kısmak, birinin derdini dinlemek, elinden geleni yapmak onun için özel bir davranış değildi. Hayatın kendisiydi.

Sonra Köyün İnsanları Birer Birer Eksilmeye Başladı

Sonra köyün insanları birer birer eksilmeye başladı.

Birini uğurladığımızda köyün sesi değişirdi. Evlerde televizyon açılmaz, radyolar susardı. Kimse yüksek sesle konuşmazdı. Kapılar yavaş kapanır, insanlar birbirlerinin yüzüne daha dikkatli bakardı. Bir evin acısı, o evin duvarlarının içinde kalmazdı.

Yas, bütün köye yayılırdı.

Bu sessizlikte çok eski bir saygı vardı. Ölüye, geride kalana, yaşanmış bir ömre duyulan saygı. İnsanlar bazen acının karşısında ne söyleyeceğini bilemez; o zaman susardı. Yanında oturur, elini tutar, lokmasını paylaşırdı. Çünkü bazı acıların karşısında söylenecek en doğru söz, insanın orada bulunmasıdır.

Cemile komşularını kaybettikçe köyün biraz daha eksildiğini hissederdi. Bir zamanlar kapı önünde dertleştiği kadınların bazıları artık yoktu. Birlikte çay içtiği, birbirine sır verdiği, çocuklarının hâlini konuştuğu kadınlar toprağa emanet edilmişti. Bir insan öldüğünde yalnızca bir beden eksilmezdi; onunla birlikte bir ses, bir gülüş, bir alışkanlık, bir sohbet biçimi de eksilirdi.

Mezarlıkta İnsan Kendi Geçmişiyle de Karşılaşırdı

Cemile’nin mezarlığa gittiği günler bu yüzden ağır olurdu.

Hangi birine bakacağını bilemezdi.

Bir mezarın başında başka bir yüz belirirdi. Bir taşın üzerinde bir isim, yıllar öncesinden bir sesi geri getirirdi. Mezarlıkta insan yalnızca ölülerle karşılaşmaz; kendi geçmişiyle de karşılaşırdı.

Cemile orada belki uzun uzun susardı.

Rüzgâr mezarların arasındaki otları eğip kaldırır, bir serçe yakındaki duvarın üzerine konar, sonra yeniden uçardı. Toprak, insanların bütün ayrılıklarını birbirinden ayırmadan içine alırdı.

Cemile’nin Aleviliği Hayatın İçinde Yaşardı

Cemile’nin Aleviliği de biraz böyle bir yerde duruyordu: Hayatı ölümden, ölümü yaşamdan ayırmayan; insanı doğadan ve toplumdan koparmayan; paylaşmayı, dayanışmayı, sözü ve sorumluluğu hayatın içine yerleştiren bir anlayışın içinde.

Onun yolunda insan yalnız değildi.

Lokma yalnız yenmezdi.

Acı yalnız tutulmazdı.

Bir evin yası komşunun kapısında da hissedilirdi.

Bir insanın derdi, başka bir insanın omzuna dokunurdu.

Cemile’nin güçlü tarafı da buradan gelirdi belki. Hayatın bütün ağırlığını tek başına taşımaya çalışırken bile, insanın insana tutunmadan yaşayamayacağını bilirdi.

Eşinin yanında boynu büküldüğünde de, çocuklarını özleyip dağlara baktığında da, komşusunun cenazesinde sustuğunda da, bir haksızlık karşısında ayağa kalktığında da aynı Cemile’ydi. Sertliğiyle yumuşaklığı, öfkesiyle sevgisi, gururuyla mahcubiyeti aynı kadının içinde yan yana duruyordu.

Çünkü insan tek bir renkten oluşmaz.

Cemile’nin gözleri gibi, insanın içi de hareliydi.

Yeşilin içinde siyah, sevincin içinde hüzün, gücün içinde kırılganlık, suskunluğun içinde söz vardı.

İşte Kadınların Tarihi Biraz da Böyle Aktarılır

Bugün geriye dönüp Cemile’ye baktığımda, onun yalnızca kendi ömrünü yaşamadığını düşünüyorum. O, kendisinden önce yaşamış kadınlardan aldığı birçok şeyi taşıdı. Birinin elinden emeği, birinin dilinden sözü, bir başkasından sabrı, bir diğerinden dayanışmayı öğrendi. Sonra bunların hepsini kendi çocuklarına, kendi çevresine, kendi hayatına bıraktı.

İşte kadınların tarihi biraz da böyle aktarılır.

Kitaplardan çok ellerden ele geçer.

Bir tencerenin başında, bir yün yumağının yanında, bir cenaze evinin sessizliğinde, bir çocuğun başını okşarken, bir komşunun kapısını çalarken…

Ve yıllar sonra biri çıkıp o kadını anlatmaya başladığında, aslında onun şahsında koca bir dünyanın kapısını yeniden açar.

Cemile’nin Yeşil Gözleri İşte O Kapıdır

Cemile’nin yeşil gözleri işte o kapıdır.

O gözlerin içinde Tokat’ın dağları vardır. Bahçelerin domates kokusu, yağmurdan sonra kabaran toprak, duvar diplerinde dolaşan serçeler, kadınların ellerindeki nasırlar, çocukların uzaklara gidişi, komşuların ardından tutulan yas, mezarlıklardaki sessizlik, sofralarda bölüşülen lokma ve yolun insana yüklediği sorumluluk vardır.

Cemile’yi anlatmak, bütün bunları anlatmaktır.

Ve belki de en güzeli şudur: Bir kadının hayatı, büyük tarihlerin kenarında kalmış küçük bir hikâye değildir.

Bazen bir kadının ömrü, bir toplumun tarihini anlamak için en sahici yerdir.

Cemile’nin ömrü de böyle bir yer.

Yeşil gözlerinde dağları, ellerinde emeği, omuzlarında yılları, yüreğinde çocuklarının özlemini ve yürüdüğü yolda insan olmanın sorumluluğunu taşıyan bir kadının ömrü.

Yeşil gözlü bir ömrün hikâyesi.

22 Eylül 2026


WhatsApp at  | +49 17623699769 | info@alevihaberagi.com | Web |  + posts

Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.

Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.

Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı

By Alevi Haber Ağı

Sevgili Canlar, Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir. Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır. Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir. Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir. Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can! Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir. Saygı ve sevgilerimizle… Alevi Haber Ağı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir