“Dünya karardığında insan kendi gönlünü nasıl aydınlık tutabilir?”

✍️ Burhan Arslan

Dostoyevski’den Alevî Düşüncesine, Sokrates’ten Camus’ye

“Böylesine güzel bir gökyüzünün altında bu kadar kötü insan nasıl yaşayabiliyordu?”

Dostoyevski’nin Beyaz Geceler´inde insanın karşısına çıkan bu soru, ilk bakışta yalnızca bir hayret ifadesi gibi görünür. Gökyüzü güzeldir; gece yıldızlarla doludur; Petersburg’un sokakları sessizce uzanır. Fakat insan, bütün bu güzelliğin ortasında kendi içindeki huzursuzluğu, bencilliği, yalnızlığı ve kırılganlığı taşımaya devam eder. Sanki evren ile insan arasında açıklanması güç bir uyumsuzluk vardır: Yukarıda sonsuz bir sükûnet, aşağıda ise birbirine çarpan arzular, korkular, hesaplar ve yaralar.

Fakat Dostoyevski’nin asıl sorusu belki de “İnsan neden kötüdür?” değildir.

Daha derindeki soru şudur:

Bunca kötülüğün arasında insan nasıl iyi kalabilir?

Çünkü kötülüğün varlığı, iyiliğin yokluğu anlamına gelmez. Karanlığın görünür olması, ışığın ortadan kalktığını göstermez. Hatta belki insanın ahlâki varlığı tam da burada sınanır: Dünya kendiliğinden adil olmadığı hâlde adaleti seçmek; başkaları acımasızlaştığında merhametten vazgeçmemek; iyilik karşılık bulmadığında bile iyiliğin kendisini değersiz saymamak.

Dostoyevski’nin dünyasında insan, kendi karanlığından bütünüyle kurtulmuş bir varlık değildir. İnsan çelişkilidir. Aynı kalpte merhamet ile kıskançlık, sevgi ile sahip olma arzusu, fedakârlık ile bencillik yan yana bulunabilir. Bu yüzden Dostoyevski’nin insanı bize kusursuzluğu değil, vicdanın bitmeyen mücadelesini hatırlatır.

Sevmek, Sahip Olmak Değildir

Beyaz Geceler’in Hayalperesti de bu mücadelenin başka bir yüzüdür. O, dünyaya dokunmak yerine çoğu zaman onu uzaktan seyreden bir insandır. Sokaklarda dolaşır, insanları gözlemler, binalara anlamlar yükler, kendi zihninde başka hayatlar kurar. Gerçekliğin acısından kaçarken hayalin güvenliğine sığınır.

Fakat Nastenka ile karşılaşması, onu hayallerinin içinden çıkarıp insanın en zor gerçeklerinden biriyle yüzleştirir:

Başka bir insan, senin arzunun nesnesi değildir. Sevmek, sahip olmak değildir. İstemek, hak sahibi olmak değildir.

Bir başkasının mutluluğu senin istediğin biçimde gerçekleşmediğinde bile onun özgürlüğüne saygı gösterebilmek, sevginin en ağır sınavlarından biridir.

İşte burada Dostoyevski’nin düşüncesi, yüzyıllar boyunca farklı dillerde sorulmuş başka bir soruyla buluşur:

İyi insan olmak ne demektir?

Sokrates: İnsan Önce Kendisine Bakmalı

Bu sorunun izi Sokrates’e kadar gider.

Sokrates için felsefe, dünyanın nasıl işlediğini bilmekten önce insanın kendi yaşamını sorgulamasıdır. “Nasıl yaşamalıyım?” sorusu, onun düşüncesinin merkezinde durur.

Bilgi ile ahlâk arasındaki bağ da buradan doğar. İnsan kendisini, arzularını, korkularını ve cehaletini sorgulamadığı sürece iyi bir yaşam sürdüğünü varsayabilir; fakat bu, yaşamak ile gerçekten yaşanmış bir hayat arasındaki farkı ortadan kaldırmaz.

Dostoyevski’nin karakterleri de sürekli olarak kendileriyle hesaplaşırlar. Onların dramı çoğu zaman dışarıdaki dünyadan önce içeride başlar. İnsan başkasını suçlamadan önce kendisine bakmak zorundadır.

Bu nedenle kötülük karşısındaki ilk ahlâki tavır, belki de başkasını teşhir etmek değil, kendi payını görmektir.

Alevî Düşüncesinde İnsan ve Sorumluluk

Bu düşünce bizi Alevî-Bektaşî geleneğinin insan ve ahlâk anlayışına yaklaştırır.

Alevî düşüncesinde insan yalnızca inancın konusu değil, ahlâkın merkezidir. Hakikat, soyut bir kavram olarak gökyüzünde asılı kalmaz; insanın insana nasıl davrandığında görünür hâle gelir.

“Eline, beline, diline sahip ol” öğretisi bu bakımdan yalnızca bireysel bir öğüt değildir. İnsanın kendi eylemleri üzerinde sorumluluk taşıdığını hatırlatan derin bir ahlâk anlayışıdır.

Çünkü insan dünyadaki bütün kötülükleri denetleyemez.

Ama kendi elini denetleyebilir.

Kendi dilini denetleyebilir.

Kendi davranışını seçebilir.

Başkalarının zulmünü ortadan kaldırmak her zaman elimizde değildir; fakat zulme ortak olup olmamak konusunda çoğu zaman bir seçim alanımız vardır.

Burada Alevî düşüncesindeki gönül kavramı da önem kazanır. İnsan yalnızca dış davranışlarıyla değil, gönlünde taşıdığı niyetle de düşünülür. Bir başkasının hakkına riayet etmek, insanı küçültmez; aksine insan olmanın derinliğini ortaya çıkarır.

Rıza: Başkasının Özgürlüğünü Tanımak

Bu açıdan “rıza” düşüncesi de Beyaz Geceler’in aşk hikâyesiyle ilginç bir şekilde yan yana gelir.

Rıza, başkasının varlığını kendi irademizin içine hapsetmemeyi; insanın karşısındakinin özgürlüğünü tanımasını düşündürür. Sevgi, eğer karşısındakinin özgürlüğünü yok ediyorsa, sevginin içine sahip olma arzusu karışmıştır.

Hayalperestin trajedisi burada yalnızca sevdiği kadını kaybetmesi değildir. Asıl trajedi, kendi arzusuyla başka bir insanın özgürlüğü arasındaki sınırı öğrenmesidir.

Kant: İnsan Bir Araç Değildir

Bu sınır, Kant’ın ahlâk felsefesinde başka bir dille karşımıza çıkar.

Kant’a göre insan hiçbir zaman yalnızca bir araç olarak görülmemelidir; insan aynı zamanda ve her zaman bir amaçtır. Bunun anlamı, başkasının varlığını kendi çıkarımızın hizmetine indirgememektir.

Bu ilke Beyaz Geceler’e uygulandığında son derece çarpıcı bir hâl alır.

Bir insanı seviyorsam, onu kendi yalnızlığımı giderecek bir araç hâline getiremem. Bana mutluluk vermesini isteyebilirim; fakat mutluluğunun biçimini belirleme hakkına sahip değilim. Beni seçmesini arzulayabilirim; fakat seçmeme özgürlüğünü elinden alamam.

Dolayısıyla ahlâk bazen istediğim şeyi elde etmekte değil, istediğim şeyin karşımdaki insanın özgürlüğünü ihlal ettiğini fark ettiğim yerde geri çekilebilmekte ortaya çıkar.

Burada Dostoyevski ile Kant arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak elbette doğru olmaz. İkisinin insan ve ahlâk anlayışları farklıdır. Fakat ikisinin düşüncesi aynı sorunun etrafında birbirine dokunur:

Başkasını kendi arzumun uzantısı olmaktan nasıl kurtarabilirim?

Kierkegaard: Kalabalığın İçindeki Birey

Kierkegaard ise bu soruyu daha içsel bir düzleme taşır. Onun düşüncesinde birey, kalabalığın içinde kaybolmadan kendi varoluşuyla yüzleşmek zorundadır. İnsan olmak, yalnızca toplumun kendisinden beklediği rolleri yerine getirmek değildir. Kişi kendi seçimiyle, kendi vicdanıyla ve kendi sorumluluğuyla baş başa kalır.

Dostoyevski’nin Hayalperesti de kalabalığın içinde yalnızdır.

Onun yalnızlığı yalnızca yanında kimsenin olmamasından kaynaklanmaz. Daha derin bir yalnızlıktır bu: Hayatın kendisine katılmak yerine hayatı seyretmenin yalnızlığı.

Hayal etmek kolaydır; çünkü hayalin içinde insan her şeyi kontrol edebilir. Gerçek bir insan ilişkisi ise böyle değildir.

Gerçek insan karşımıza çıktığında bize itaat etmez. Bizi reddedebilir. Yanlış anlayabilir. Gidebilir. Başka birini seçebilir. Bizi incitebilir.

İşte gerçek hayatın ahlâki ağırlığı da buradan doğar.

Kierkegaard’ın bireyi ile Dostoyevski’nin insanı bu noktada birbirine yaklaşır: İnsan kendi varoluşunun sorumluluğundan kaçtığında, özgürlüğün ağırlığından da kaçmış olur.

Nietzsche: “İyi” Dediğimiz Şey Nedir?

Fakat Nietzsche bu tabloya başka bir ses getirir.

Nietzsche için insanın yalnızca “iyi” ve “kötü” diye ayrılması yeterli değildir. Ahlâkın kendisinin hangi koşullarda ortaya çıktığını, hangi değerlerin insanı güçlendirdiğini veya zayıflattığını sorgulamak gerekir. Ona göre insan hazır değerleri sorgulamadan kabul ettiğinde kendi yaşamının yaratıcısı olmaktan uzaklaşabilir.

Bu noktada Dostoyevski ile Nietzsche arasında hem büyük bir yakınlık hem de büyük bir ayrılık vardır.

Yakınlık şuradadır: İkisi de insan ruhunun yüzeyde göründüğünden çok daha karmaşık olduğunu bilir.

Ayrılık ise şuradadır: Dostoyevski sonunda vicdan, merhamet ve sevgiye doğru güçlü bir yönelim taşırken Nietzsche, geleneksel ahlâkın kökenlerini ve değerlerin kendisini daha radikal biçimde sorgular.

Bu yüzden kötülük meselesi Nietzsche’de “kötülüğe karşı iyi ol” biçiminde kapanmaz.

Daha rahatsız edici bir soru ortaya çıkar:

Ben iyi dediğim şeye neden iyi diyorum?

İnsan gerçekten kendi değerlerini mi seçiyor, yoksa kendisinden önce kurulmuş bir ahlâk dünyasının içinde mi yaşıyor?

Bu soru önemlidir. Çünkü sorumluluk yalnızca doğru davranmak değil, bazen “doğru” dediğimiz şeyin ne olduğunu sorgulamak anlamına da gelir.

Fakat bu sorgulamanın tehlikesi de vardır. Her değeri parçalamak, insanı özgürleştirebileceği gibi onu hiçbir değerin bağlamadığı bir boşluğa da bırakabilir.

Camus: Dünyanın Sessizliğine Rağmen

Camus tam bu noktada sahneye çıkar.

Camus’nün dünyasında insan, evrenden hazır bir anlam talep eder; fakat evren ona sessiz kalır. İnsan anlam ister, dünya ise cevap vermez. Bu çatışma onun “absürd” dediği durumun temelini oluşturur.

Fakat Camus için dünyanın sessizliği, insanın teslim olması gerektiği anlamına gelmez.

Tam tersine, insan anlamsızlıkla karşılaşmasına rağmen yaşamaya, düşünmeye ve başkalarının acısına karşı sorumluluk almaya devam edebilir.

Burada Beyaz Geceler ile Camus arasında çok güzel bir köprü kurulabilir.

Gökyüzü güzeldir.

İnsanlar kusurludur.

Hayat adaletsizdir.

Aşk karşılıksız kalabilir.

İnsan yalnız kalabilir.

Bütün bunlara rağmen insanın önünde hâlâ bir seçim vardır:

Nasıl davranacağım?

Belki de insanın özgürlüğü tam olarak budur.

Dünyanın bütün kötülüklerini ortadan kaldıracak güce sahip olmamak, insanı sorumluluktan kurtarmaz.

Aksine, sorumluluk çoğu zaman gücümüzün sınırlı olduğunu bildiğimiz hâlde doğru olanı yapmaya çalışmaktır.

Gönül, Rıza, Hak ve Sorumluluk

Bu düşünce bizi yeniden Alevî geleneğinin ahlâk anlayışına getirir. Çünkü orada da insanın değeri yalnızca ne düşündüğüyle değil, ne yaptığıyla ve başkasının hakkına nasıl davrandığıyla ölçülür.

Gönül kırmamak, yalnızca nazik olmak değildir. Başkasının onurunu tanımaktır.

Dil ile incitmemek, yalnızca güzel konuşmak değildir. Sözün bir insanın hayatında açabileceği yarayı bilmektir.

Elini kötülükten çekmek, yalnızca suç işlememek değildir. Gücün varken gücünü kötüye kullanmamaktır.

Ve belki en önemlisi, kendini dünyanın bütün kötülüklerinden sorumlu tutmakla kendi davranışlarından sorumlu olmak arasındaki farkı görebilmektir.

Çünkü insan bütün dünyayı kurtaramaz.

Ama bir insanın hayatında karanlığı çoğaltmayabilir.

Bazen ahlâkın büyüklüğü tam da buradadır.

Bir çocuğa kötü davranmamak. Bir yabancının yalnızlığını fark etmek. Haksızlığa uğrayanın yanında durmak. Bir insanı kendi çıkarımız için kullanmamak. Öfkeliyken dilimizi tutmak. Bize kötülük yapan herkes gibi olmamayı seçmek.

Bunların hiçbiri tarihin büyük kitaplarında yazmayabilir.

Ama insanın gerçek ahlâki tarihi belki de tam olarak bu küçük anlarda yazılır.

Dünya Karardığında İnsan Gönlünü Nasıl Aydınlık Tutar?

Dostoyevski’nin gökyüzüne bakarak sorduğu soru bu nedenle yalnızca insanın kötülüğüne yönelik bir şaşkınlık değildir.

Belki o cümlede gizli başka bir soru daha vardır:

Böylesine güzel bir dünyanın içinde insan neden kendi gönlünü karartır?

Ve bunun karşısına başka bir soru koyabiliriz:

Dünya karardığında insan kendi gönlünü nasıl aydınlık tutabilir?

Sokrates buna kendini sorgulayarak yaklaşır.

Kant, başkasını asla yalnızca araç olarak görmeyerek.

Kierkegaard, bireyin kendi varoluşunun sorumluluğunu üstlenmesiyle.

Nietzsche, hazır değerleri sorgulayarak ve insanın kendisini aşma imkânını arayarak.

Camus, anlamın sessizliği karşısında yaşamı ve dayanışmayı seçerek.

Alevî düşüncesi ise insanı gönül, rıza, hak ve sorumluluk ekseninde düşünerek.

Dostoyevski ise bütün bu soruların ortasında insanın kalbine girer.

Çünkü onun için kötülük yalnızca dışarıdaki bir canavar değildir. İnsan kendi içinde de karanlık taşır. Fakat aynı insan, yine kendi içinde merhameti, sevgiyi, pişmanlığı ve iyiliği de taşır.

İnsanı insan yapan belki de bu ikiliğin ortasında yaptığı seçimdir.

Karanlığa Katkıda Bulunmamak

Bu yüzden iyiliğin varlığını kanıtlamak için dünyanın kusursuz olmasına ihtiyacımız yoktur.

Gökyüzünün güzel olması yeterli değildir. İnsanın da o güzelliğe layık davranmaya çalışması gerekir.

Belki de ahlâkın en sade tanımı budur:

Dünyanın nasıl olduğundan bağımsız olarak, kendi payına düşen yerde nasıl biri olacağına karar vermek.

Kötülük karşısında şaşırmak insanca olabilir. Öfkelenmek de. Acı çekmek de.

Fakat bütün bunların ardından insanın elinde hâlâ küçük, sessiz ve son derece önemli bir özgürlük kalır:

Karanlığa katkıda bulunmamak.

Ve belki daha fazlası:

Bulunduğun yerde biraz ışık bırakmak.

Dostoyevski’nin beyaz geceleri tam da burada anlam kazanır.

Gece vardır. Fakat bütünüyle karanlık değildir.

İnsan kusurludur. Fakat bütünüyle kötülükten ibaret değildir.

Dünya adaletsiz olabilir. Fakat insan adaletten vazgeçmek zorunda değildir.

Ve gökyüzü ne kadar güzel olursa olsun, insanın asıl sınavı gökyüzüne bakmak değil, yeryüzünde birbirine nasıl davrandığıdır.


Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir