Kitap okumak bize dünyayı anlatır; yazmak ise o dünyanın içindeki yerimizi. Okumak başkalarının düşüncesini zihnimize taşırken, yazmak o düşüncenin içinden kendi sesimizi çıkarmamıza yardım eder. Çünkü insan yazarken yalnızca cümle kurmaz, kendini görür.

✍️Buhran Arslan

“Gelişmek istiyorsan kitap oku” — kulağa hoş gelen, çoğumuzun ömrü boyunca duyduğu bu öğüt doğrudur, fakat eksiktir. Tarihe iz bırakmış zihinlere baktığımızda görürüz ki onların asıl gücü okumakla sınırlı değildir; yanlarından hiç ayırmadıkları sade bir defterle, düşüncelerini kâğıda dökerek kendileriyle bir söyleşiye girmişlerdir. Okumak insanı bilgiyle buluşturur; yazmak ise insanı kendisiyle karşı karşıya bırakır. Biz dış dünyayı anlamaya öylesine çok zaman ayırıyoruz ki iç dünyamızı ihmal ediyoruz — başkalarının ne düşündüğünü biliyoruz, fakat kendimizin neden öyle düşündüğünü çoğu zaman bilmiyoruz.

Bu ayrım, Alevi-Bektaşi düşüncesinin kadim bir meselesidir aslında. Yunus Emre’nin dediği gibi:

“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsen, ya nice okumaktır.”

Bu mısralar bir tevazu nasihati değil, bir yol tarifidir. Yunus’un işaret ettiği ilim, medresenin naklî bilgisi değil, seyr-i enfüsîdir — insanın kendi içine doğru aldığı yolculuktur. Dört kapı kırk makam öğretisinde şeriat(yani Hukuk kapısı) kapısından hakikate uzanan yolun her basamağı, dışarıdan öğrenilenin içeride sınanmasıyla ilerler; nefis mertebelerini aşmak, önce nefsi görmekle başlar. Kişi kendini görmeden Hakk’a yürüyemez; kendini bilmeyen, dışarıdan ne kadar çok şey bilirse bilsin, kendi kapısının eşiğinde kalır.

Kitap okumak bize dünyayı anlatır; yazmak ise o dünyanın içindeki yerimizi. Okumak başkalarının düşüncesini zihnimize taşırken, yazmak o düşüncenin içinden kendi sesimizi çıkarmamıza yardım eder. Çünkü insan yazarken yalnızca cümle kurmaz, kendini görür. Bir korkuyu yazdığında onun şeklini fark eder; bir öfkeyi yazdığında, çoğu zaman altında uzun süredir görmezden geldiği bir kırgınlık bulur. Yazmak, zihnin önüne bir ayna koymaktır — ve insanın kendi yüzünü görmesi, sanıldığından çok daha zor, çok daha cesaret isteyen bir iştir. Alevi-Bektaşi düşüncesinde “kendini bilen Hakk’ı bilir” sözü boşuna söylenmemiştir; kendini bilmenin kapısı, aynı zamanda hakikate açılan kapıdır.

Yazmak Edebiyat Değil, Bir Erkândır

Yazmak denilince zihnimizde okuldan kalma bir görüntü belirir: giriş-gelişme-sonuç, kırmızı kalemle işaretlenmiş hatalar, “güzel yazamıyorum” kaygısı. Oysa burada sözünü ettiğimiz şey edebiyat üretmek değildir; zihni masaya bırakmak, düşünceyi sıraya koymak, kendi iç sesini ilk defa dışarıdan dinlemektir. Bu yazma biçiminde güzel, etkileyici, hatta doğru olmak zorunda değilsiniz — yalnızca dürüst olmanız yeterlidir. Çünkü insanın kendine söylediği en değerli cümleler, en güzel olanlar değil, en dürüst olanlardır. Nitekim Alevi geleneğinde dâra durmak — meydanda hesap vermek, kendini olduğu gibi ortaya koymak — güzel söz söylemekten önce gelir; asıl erdem, kendini gizlemeden görünür kılmaktır.

Yazmanın önündeki ikinci engel, boş sayfa korkusudur. Yıllarca bize ne yapacağımızı söyleyen, sınırları çizilmiş sayfalarla büyüdük; karşımıza gerçekten boş bir sayfa geldiğinde zihin şaşkına döner. Oysa boş sayfa bir tehdit değil, zihnin kendi sesini duyabileceği bir meydandır. Modern hayatın gürültüsü — bir içerik biter, diğeri başlar; bir düşünce doğar, bir bildirim onu bastırır — bizi kendi sessizliğimize öylesine yabancılaştırmıştır ki, boş bir sayfanın karşısında önce sessizliğin kendisiyle yüzleşmemiz gerekir. Fakat insanın kendi sesini duyabilmesi için, çoğu zaman bütün öteki sesleri susturması şarttır.

Düşünceye Çıkarılan Harita

Konuşma akıcılığının kelime bilgisiyle ilgili olduğunu sanırız; oysa mesele çoğu zaman kelime eksikliği değil, düşüncenin dağınıklığıdır. “Ben ne diyordum” dediğimiz an, düşüncenin henüz yolunu bulamadığı andır. Yazı burada bir harita çıkarır: cümlelerimizi kurarken nereden nereye geçtiğimizi, bir düşüncenin diğerine nasıl bağlandığını, aradaki boşlukları görürüz. Bazen kendimizle çeliştiğimizi, bazen savunduğumuz şeyin ne olduğunu tam bilmediğimizi fark ederiz — ve düşünce, tam bu farkındalıkla olgunlaşmaya başlar. Görünür kılınan şey, üzerinde çalışılabilir hâle gelir. Bu yüzden yazmak yalnızca ifade becerisini değil, düşünme becerisini de derinleştirir; berraklaşan zihnin konuşması da zamanla berraklaşır.

Hayatımızı çoğu zaman olayların kendisinden çok, onlara verdiğimiz tepkiler şekillendirir. Olayları kontrol edemeyiz, fakat tepkimiz üzerinde bir alanımız vardır — ve bazen hayatımızı değiştiren şey, tam da olay ile tepki arasındaki o küçük mesafedir. Yazmak bu mesafeyi büyütür. “Bir dakika, bunu bir yazayım” demek, duygunun içinden karar vermek yerine duyguyu dışarı çıkarıp ona bakmaktır. Öfkenin içindeyken öfkesiniz; öfkeyi yazdığınızda ise onu gözlemleyen kişiye dönüşürsünüz. Bu, Alevi düşüncesindeki nefsini bilmek kavramına yakındır — nefsi bastırmak değil, onu görmek, onunla yüzleşmek, ona bir mesafeden bakabilmek.

Duygulara Dil, Bilgiye Sınav

İnsan duygularıyla ömür boyu yaşar, fakat onları anlamayı ona kimse sistematik olarak öğretmez. Yazmak, kelimelerle duygunun biçimini belirginleştirdiği için güçlü bir araçtır: “canım sıkkın” diye başlayan bir cümle, birkaç satır sonra “aslında kızgın değilim, değersiz hissettiğim için kırıldım” cümlesine dönüşebilir. Duygu değişmez belki, fakat anlamı değişir — ve bir şeyi doğru adlandırmak, onunla kurduğumuz ilişkiyi de değiştirmeye başlar. Bir problemi doğru tanımlamak, çoğu zaman çözümün yarısını bulmaktır.

Yazmanın bir de sınav gibi çalışan yüzü vardır. Okuduğunuz bir şeyi altı yaşındaki bir çocuğa anlatır gibi, gösterişsiz ve basit kelimelerle yazmayı deneyin. İnsan bir fikri başkasının cümleleriyle tekrarlayabilir; fakat onu kendi cümleleriyle anlatamıyorsa, belki de henüz gerçekten anlamamıştır. Bunun yanında bir de keşif yüzü vardır: sabah uyanır uyanmaz, telefona bakmadan, aklınıza geleni olduğu gibi yazmak. Düşünce dağınık, tekrarlı, önemsiz görünebilir — mesele edebiyat üretmek değil, zihindeki gürültüyü dışarı çıkarmaktır. Bazen o gürültünün altından, günlerdir sizi rahatsız eden şeyin aslında ne olduğu çıkar; bazen de gürültü diner ve geriye kalan sessizlikte yeni bir fikir filizlenir. Telefonsuz, kulaklıksız, uzun bir yürüyüş de aynı işi görür — zihin yavaşladıkça düşünceler birbirini kovalamayı bırakır, çözemediğiniz bir mesele tam da hiçbir şey yapmadığınızı sandığınız o anda kendini gösterir.

Bir gün geri dönüp yazdıklarınızı okuduğunuzda yalnızca eski düşüncelerinizi değil, eski hâlinizi de göreceksiniz: neye inandığınızı, nerede değiştiğinizi, belki de henüz değişmemiş olduğunuzu. O zaman defter, yalnızca bir defter olmaktan çıkar; hayatınızın sessiz tanığı, iç dünyanıza açılan bir kapı olur.

Tuğlalardan Bir Yapı, Ödünç Alınmamış Bir Ses

Zamanla yazdıklarınız çoğalır, notlarınız birikir. Burada asıl mesele yalnızca not almak değil, notları birbiriyle konuşturarak düşünce üretmektir. Aldığınız her not bir tuğladır; çoğu insan bu tuğlaları zihninde rastgele bırakır, siz onlarla bir yapı kurun. Bir hafta önce okuduğunuz bir satırı, aylar önce yaşadığınız bir deneyimle yan yana getirin — bazen A ile B karşılaştığında, hiç düşünmediğiniz bir C doğar. Böylece notlarınız yalnızca bir arşiv değil, düşüncenizin laboratuvarı olur; zamanla kurduğunuz bu yapı yalnızca bildiklerinizi değil, kim olduğunuzu da anlatmaya başlar.

Belki de söylenmesi gereken en önemli şey şudur: yazmak yalnızca yazarların işi değildir. Öğrencisi, öğretmeni, esnafı, hekimi, anası babası — düşünen herkesin işidir. Çünkü yazmak, yazar olmak için değil, kendine yabancılaşmamak için yapılır. İnsan hayatının bir döneminde, düşüncelerinin aslında kendisine değil başkasına ait olduğunu fark edebilir; isteklerinin toplum tarafından kendisine öğretilmiş olabileceğini, korkularının gerçekten kendisine mi ait olduğunu sorgulayabilir. Yunus’un dilinde bunun adı benlikten geçmektir — fakat benlikten geçmek, önce benliği görmeyi gerektirir. Görülmeyen bir şeyden geçilemez. İşte yazmak, bütün bu sorular için sessiz bir oda açar; o odada insan ilk kez kendisiyle baş başa kalır.

Bunun için üç sayfa doldurmanız gerekmez. Bir defter, bir kalem, birkaç dürüst soru yeter: Bugün ne öğrendim? Neden böyle hissettim? Aslında ne istiyorum, neyi görmezden geliyorum? Mesele sayfaları doldurmak değil, kendinizi doldurduğunuz gürültünün içinden çıkarıp görebilmektir. Bir gün geri dönüp yazdıklarınızı okuduğunuzda yalnızca eski düşüncelerinizi değil, eski hâlinizi de göreceksiniz: neye inandığınızı, nerede değiştiğinizi, belki de henüz değişmemiş olduğunuzu. O zaman defter, yalnızca bir defter olmaktan çıkar; hayatınızın sessiz tanığı, iç dünyanıza açılan bir kapı olur.

Okumak bize başkalarının dünyalarını gösterir. Yazmak ise kendi dünyamızı kurmamıza izin verir. O yüzden bugün bir defter açın; mükemmel bir cümle aramadan, ilk cümlenin güzel olmasını beklemeden yazın — çünkü insan çoğu zaman kendisini düşünerek değil, yazarak bulur. Kalemleriniz tükensin, defterleriniz dolsun, sorularınız çoğalsın; ve zihniniz, kendi sesini başkalarının sesinden ayırt edebilecek kadar berraklaşsın.

Sen kendini bilmezsen, ya nice okumaktır.

WhatsApp at  | +49 17623699769 | alevihaberagi@yahoo.com |  + posts

Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.

Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.

Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı

By Alevi Haber Ağı

Sevgili Canlar, Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir. Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır. Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir. Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir. Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can! Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir. Saygı ve sevgilerimizle… Alevi Haber Ağı

5 thoughts on “Yazmak: Kendini Bilmenin Sessiz Yolu”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir