Adaletin Kutup Yıldızı/Bir Adalet Şövalyesi: Av. Ebru Timtik

“Can İçin Yalvarmam Size, Mazlumlar Darılır Bana.

Ebru Timtik

✍️ Avukat Zeki Rüzgar

Bugün Avukat Ebru Tiktik’in ölüm yıldönümü. Tam altı yıl önce, 27 Ağustos 2026 yılında yaşamını yitirdi.

Av. Ebru Timtik tam 238 gün ölüm orucu yaptı.

238 gün boyunca bedeni yavaş yavaş eridi.

Kapatıldığı daracık odadan sesini bütün dünyaya duyurdu.

Dünyanın neredeyse bütün ülkelerindeki barolar, hukuk kuruluşları, insan hakları dernekleri Ebru’nun sesinin yetkililere ulaşması için çabaladı. Ebru’nun ölmemesi icin çırpındı.

Adının içinde Adalet yazan ülkemiz iktidarı ve tüm kurumlarıyla yargı, bu seslerin tümüne kulağını kapadı. Çünkü, bir planları vardı.

Ebru’nun meslektaşları başvurmadık kapı bırakmadı.

Heyetler oluşturuldu, tüm dünyadan Türkiye’ye akın oldu, tüm dünyadaki adliyelerde hakimler, savcılar, avukatlar açıklamalar yaptı. Ancak, Ebru’yu yaşatmak mümkün olmadı.

Dünya Adil Yargılanma Günü

Dünyada bir ilkti.

Bugün, Ebru’nun doğduğu 14 Haziran günü “Dünya Adil Yargılanma Günü” olarak ilan edildi. Bütün dünya bu günü kutluyor. Hem de Ebru’nun adını anarak.

Her yıl farklı bir ülkedeki, insan hakları ve hukuk mücadelesi veren bir kişiye Ebru’nun adıyla bir ödül veriliyor. Ödül töreni her yıl farklı bir ülkede düzenleniyor. Bu ödül için 100’den fazla hukuk kurumu çalışmalar yürütüyor.

Dünya’nın birçok yerindeki barolarda, adliyelerde “Av. Ebru Timtik” adına açılmış odalar var. Oralarda avukatlar, duruşmaları arasında dinlenme fırsatı buluyor.

Oysa Ebru’nun tek istediği, “adil bir şekilde” yargılanmaktı.

O kadar.

Ebru’nun Tek İstediği Adil Yargılanmaktı

Bir gizli tanık ifadesi; ne olduğu belli olmayan ve nereden geldikleri kanıtlanamayan belgeler; avukatlarına bile gösterilmeyen, bu nedenle var olup olmadığı bile belli olmayan delillerle yargılanarak 13 yıl 6 ay ceza almıştı.

Aynı dosyadan 22 avukat yargılanıyordu.

Kendi hakkını, arkadaşlarının hakkını korumak istiyordu. Ancak küçücük bir odaya kapatılmıştı. Kapatıldığı odadan güneşi görmesi bile neredeyse mümkün değildi.

Ne yapabilirdi?

Anayasa’nın 19 maddesi açıktır. Aynen şöyle yazmaktadır.

“Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin

yokedilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan

ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabilir.”

Buna göre bir insan, hakkında suçlu olduğuna ilişkin kuvvetli deliller bulunsa bile ancak, kaçma şüphesi veya delilleri karartma şüphesi bulunması halinde tutuklanabilir. Ancak Ebru, mesleği gereği zaten hep adliyede idi. Hergün kendisini tutuklayan hakimlerin bulunduğu mahkemede duruşmalara katılıyordu. Tutuklanmasını isteyen savcının huzurunda müvekkillerini savunuyordu.

Toplanacak hiçbir delil de yoktu.

Kaçmaya çalıştığını gösteren tek bir emare de yoktu.

Zaten hakkında benzer suçlamalarla açılmış olan 12 tane başka davası vardı.

Mesleğe başladığı ilk gün hakkında davalar açılmaya başlanmıştı. Mesleğini yapabildiği 13 yıl boyunca bu davalarla uğraşmak zorunda kalmıştı. Mesleğinin 16. yılında yaşamını yitirdiğinde bile bu davalardan devam edenler vardı.

Bu davalar sürerken birçok defa yurtdışına çıkıp, geri gelmişti. Oysa ne çok arkadaşı Türkiye’ye dönmemesi için yalvarmıştı. Her defasında ‘Ben bir suç işlemedim. Başım dik. Beni istedikleri gibi yargılasınlar. Onlarca yıldır hapis yatan müvekkillerim var. Onlar hapislerde ömürlerini çürütürken ben nasıl rahat ederim buralarda.” demişti. Her defasında geri dönmüştü.

Yani bir yere kaçma ihtimali hiçbir zaman olmadı. Yıllardır onu tanıyan dava hakimleri bunu çok iyi biliyorlardı.

Hakkında suçlamada bulunduğu için etkileyeceği bir tanık da yoktu. Aleyhine ifade veren ve sizofren olduğu bizzat kendi avukatı tarafından sonradan açıklanan, doktor raporları mahkemeye verilen tek tanık da hapiste idi. O zamanlar bunu bile bilmiyordu Ebru. Onu nasıl etkileyecekti ki,

“Bütün Halk Tehdit Ediliyordu”

Ebru, egemenlerin onu ve arkadaşlarını niye tutukladıklarını biliyordu.

Kendisi ve arkadaşları nezdinde bütün halk tehdit ediliyordu.

Eğer onun ve arkadaşlarının Adil Yargılanma hakları yok edilerek cezalandırılırlarsa, bütün halka bir gözdağı olacaktı.

Bu kadar aleni, bu kadar dünyanın gözü önünde, bunca avukatın Adil Yargılanma hakkı ihlal edilerek yargılamalari yapılır ve açıkça haksız bir ceza ile cezalandırılırlarsa, artık hiç kimse bu güvenceye sığınamazdı.

Ebru tüm Türkiye’ye, bu gerçeği anlatmak istiyordu.

İnsanların bu temel hakları için sokaklara çıkmasını istedi. Ancak, duyarlı bazı insanlar, meslektaşlarının küçük bir kısmı, insan hakları kurumları ve birkaç baro dışında sesini duyan olmadı. Oysa dünyanın birçok ülkesinde çok daha fazla duyarlılık oluşmuştu.

O bir avukattı.

Gerçek bir avukat. İnsan hakları ve hukuk ihlallerine karşı mücadele edeceğine yemin etmişti.

Bir yol bulmak istiyordu.

Bütün çareleri tükenince bedenini ölüme yatırmaya karar verdi. Daha sonra Av. Aytaç Ünsal da ona eşlik etti.

Halkın Hukuk Bürosu

Halkın Hukuk Bürosu’nda yetişmişti. Bu büro, dünyada bir ilkti. Onun abileri ablaları, Halkın Hukukunu korumak amacıyla bir araya gelip bu büroyu kurmuşlardı.

Her biri Türkiye’nin en iyi avukatlarından oluşuyordu. Ancak buna rağmen, bütün ömürlerini müvekkillerinin ve halktan herkesin hakları için mücadeleye adamışlardı. Bir süre sonra Türkiye’nin neresinde biri işkence görse, evi yıkılacak olsa, haksız hukuksuz tutuklansa, işinden olsa, okuldan atılsa ve hakkını arayamayacak olsa, onlara koşmaya başlamıştı.

Hapiste Halkın Hukuk Bürosu avukatlarından onlarcası var halen. Onlarcası da sürgünde. Ancak, Av. Fuat Erdoğan gibi gün ortasında, onlarca kişinin önünde katledilenleri de var.

Yine de işte Ebru gibi onlarca avukat onlara katılmaya devam ediyordu.

Evde, sokakta, hapishanelerde, emniyetteki işkencelerde katledilen onlarca müvekkili vardı Ebru’nun da. Onlar için ne çok çabalamıştı. Ya dışardaki milyonlar?

Onlar sesini duymasa da, onların hakkını da savunmayı kendine görev saydı.

“Avukatlar Kaybederse Tüm Ülke Kaybedecekti”

20 Ekim 2000 tarihinde devrimci ve sosyalıst mahkumlar hapishanelerde saldırıya uğradıkları ve F Tipi hapishalere kapatılmak istendikleri için ölüm orucuna başlamışlardı. Mahkumlar, “Eğer bizi F tipi hapishanelere kapatmayı başarırlarsa tüm ülkeyi hapishaneye çevirirler” demişlerdi.

O zamanlar Halkın Hukuk Bürosu (HHB), Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), İnsan Hakları Derneği (İHD), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Mimarlar odası ve Türkiye Tabipler Birliği ortak açıklamasında siyasi mahkumlara destek verilmesi ve F Tipi Hapishane projesinden vazgeçilmesi için halkın duyarlılık göstermesini istemişlerdi.

Yeterli olmadı.

19 Aralık 2000 tarihinde 125 mahkümun ölümü, yüzlercesinin sakat kalması pahasına F Tipi hapishaneler açıldı. Mahkumlar oraya kapatıldı. Bugün o kadar daha kötüleri yapıldı ki, mahkumlar F Tipi Hapishanelere geçebilmek için bedenlerini ölüme yatırıyorlar. Hatta daha birkaç hafta önce Gürkan Türkoğlu 266 günlük açlık grevinden sonra talebi kabul edilmesine rağmen, sağlık durumu düzelmedi için yaşamını yitirdi.

Fakat artık sadece mahkumlar değil, Türkiye’de hiç kimse nefes alamıyor.

Ülke adeta açık cezaevine döndü.

Yani tıpkı mahkumların ve insan hakları derneklerinin dediği gibi oldu.

Ebru, bunu çok iyi biliyordu.

Şimdi kendisi ve avukat arkadaşları üzerinden tüm halka yeni bir gözdağı veriliyordu. Bunu anlamıştı.

O dönem yargılanan avukat sayısı bir anda 350 kişiyi geçmeşti. 150’den fazlası tutuklu idi.

Artık çok açıktı, avukatlar kaybederse tüm ülke kaybedecekti.

O kaybetmedi. Canını ortaya koydu ve herşeye rağmen geri adım atmadı. Canı için yalvarmadı. Son nefesine kadar Halkını ve Adil Yargılanma hakkını savundu.

Kendini, adalet arayanların yol bulması için kutup yıldızı gibi gök yüzüne astı.

Fakat bütün bir ülke olarak Türkiye kaybetti.

“Artık Hiç Kimsenin Hukuk Güvencesi Yok”

O gün hapiste olan onlarca avukat haksız cezalar aldı. Hapiste geçirdiği süre 11 yılı geçen avukatlar var. Ve onlara birçokları eklendi. Tutuklananlar. Sürgüne gitmek zarında kalanlar.

Artık avukatlar yasanın açık hükümlerine rağmen çantalarını, müvekkillerinin savunmaları için kullandıkları metaryalleri, savunma dilekçelerini bile gardiyanlardan, polislerden koruyamıyorlar.

Evet yasalar açık. Avukatın üstü, çantası, arabası, evi ve bürosunun araması özel yasaların güvencesinde. Savunma evraklarına ise hiçbir kosulda, bakılamaz, el konulamaz.

O güne kadar polis, gardiyan, avukatların çantasını, arabasını, bürosunu, evini arayamazken, yolda GBT sorgulaması bile yapamazken bugün bunların tümü sıradanlaştı.

Avukatlar adliyede, sokakta, cezaevlerinde rahatlıkla dövülüyor, hatta görevi başında silahlı saldırılara uğrayıp ölüyorlar. Ülkede kiyamet kopmuyor.

Tıpkı Ebru’nun dediği gibi bugün sadece avukatların da değil, artık hiç kimsenin hukuk güvencesi yok.

Avukat, hakim, savcı, belediye başkanı, patron, milletvekili, parti yöneticisi, zengin, fakir, futbolcu, sanatçı hiç kimsenin.

Yolu mahkemelere düşüp, adil yargılanma hakkı aramayan yok.

Bugün Türkiye’de hiç kimse ben suç işlemedim, bu gece evimde rahat uyurum diyemiyor.

Bugün hiç kimse, evinin kapısının sabahın köründe çalınmayacağından emin yastığa başını koyamıyor.

Hiç kimse mahkemeye gider, hakkımı alırım diyemiyor.

Eskiden biraz paranız varsa, bir kariyeriniz, toplumda tanılırlığınız, hiç olmazsa bir mevkideki tanıdığınız, hukuksuzluğa karşı size güvence olurdu. Bugün bunların hiçbiri de işe yaramıyor. Size hukuksuzluğa karşı bir güvence sağlamıyor. Hatta, kim olursanız olun.

Adalet Şövalyeleri

Adalet Şövalyelerini duydunuz mu?

1215 yılında imzalanan Magna Karta anlaşmasından sonra, kralın bazı hakları kısıtlanmış ve adil yargılanma hakkı tanınmıştı. Gerçi o zamanlar bu haktan ancak “özgür bireyler” dedikleri kişiler yararlanabilirdi. Onlarda sadece derebeyleri ve ruhban sınıfı idi. Ama olsundu. Bugün yine de Adil Yargılanma hakkına ilişkin ilk belge olarak kabul görünmesinde sakınca bulunmaz.

1789 tarihli Fransız İhtilalinden sonra Kapitalistler bu hakkı işçi ve köylülere de tanıdılar. Hatta bu hakkın güvencesi olarak, savcılarla eşit haklara sahip olacak avukatlar gösterildi.

Bu nedenle savunma hakkını tanıyan her ülke, kendini adil yargılamaya sahip ilan eder. Avukatların serbest çalışması bunu iddia etmek için yeterli görülür. Çalışma koşulları mı, o teferrüat.

Ancak Kral John öylece haklarından vazgeçecek değildi. Kanunları şimdi ki gibi öylesine ağdalı bir dille yazdırdı ki, kimse okuduğunu anlamıyordu.

Hukuk İngilizcesi diye bir şey doğdu bu sayede.

İşin içinden çıkılamayacağını anlayan ruhban sınıfı ve derebeyleri bazı şövalyeleri destekleyip yargılananları savunmaları için ülkede dolaşmalarını sağladı. Hatta rivayet odur ki, bu şövalyeler öylesine sevilmiş ve benimsenmiş ki, bütün servetini bunun için harcayan şövalyeler olmuş. Köy köy, şehir şehir gezip mahkemelerde yargılanan insanların duruşmalarında onlara yardımcı oluyor, hatta mahkemelerde onların yerine savunmalar yapıyorlarmış.

Bence ilk gerçek avukatlar bu şövalyelerdi.

Ama yine de bu şövalyeler, bir İngiliz hikayesi.

“Av. Ebru Timtik İse Gerçek”

Av. Ebru Timtik ise gerçek.

Yoksul bir ailede dünyaya gelmiş, 7 yaşında iken diğer üç kardeşiyle yetim kalmış, daha küçükken annesine ev alma sözü vermiş, çalışıp okumuş, Halkın Avukatı olmaya karar verince annesinden ev alamadığı için helallık almış, avukatlık mesleğiyle sınıf atlama imkanı varken, halkını savunmaya karar vermiş, kazandığı hiçbir kuruşu kendine harcamamış, son nefesinde söz verdiği gibi halkını, hakkı, hukuku savunmuş, bedeni eriyerek 30 kiloya düşmüştü.

Hepimizin gözü önünde sözünü söyledi ve o sözü çiğnemedi. Gördük.

“Ben halkımı savunuyorum. Benim Adil Yargılanma hakkım, halkımın adil yargılanma hakkının güvencesi. Siz adil yargılanma hakkımı elimden alıp, beni bir zindana kapatıp öldürmek istiyorsunuz. Halka gözdağı için. Beni kapatabilirsiniz ancak, nasıl öleceğime ben karar vereceğim” demişti.

Öyle de yaptı.

Bugünlerde adalet arıyorsanız, ki bugünkü Türkiye’de illaki ihtiyacınız olacak. Nerede olursanız olun başınızı gökyüzüne çevirin. Parlayan bir yıldız göreceksiniz. En parlak olanı. O Ebru’dur. Onu hatırlayın.

WhatsApp at  | +49 17623699769 | alevihaberagi@yahoo.com |  + posts

Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.

Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.

Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı

By Alevi Haber Ağı

Sevgili Canlar, Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir. Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır. Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir. Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir. Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can! Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir. Saygı ve sevgilerimizle… Alevi Haber Ağı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir