Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Eşit Başkanı Hüseyin Mat, devletin Alevilere yönelik politikalarını Cami-Cemevi Projesi’nden Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na uzanan tarihsel süreç üzerinden değerlendirdi. Mat, yöntemler ve kurumların adları değişse de Aleviliği devletin belirlediği sınırlar içerisinde tutmaya yönelik anlayışın değişmediğini savundu. Aleviliğin devlet tarafından tanımlanmasına itiraz eden Mat; cemevlerinin ibadethane olarak tanınması, zorunlu din derslerinin kaldırılması, Alevi katliamlarıyla yüzleşilmesi ve Alevilerin kendi inanç kurumlarını özgürce oluşturabilmesinin birer “lütuf” değil, eşit yurttaşlığın gereği olduğunu vurguladı.

Alevi kurumları başta olmak üzere vicdan sahibi siyasetçilerin, sanatçıların, yazarların, gazetecilerin, kanaat önderlerinin, Ana ve Dedelerin, Bektaşi Babalarının topyekûn ve demokratik bir toplumsal mücadele etrafında birleşmesine bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Aleviliğin geleceğine ilişkin kararlar, devletin değil Alevi toplumunun özgür iradesiyle belirlenmelidir.

AHA Haber Merkezi – AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat, kaleme aldığı yazıda Alevilerin uzun yıllardır sürdürdüğü eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü mücadelesini, devletin Aleviliğe yönelik politikaları üzerinden ele aldı.

Cami-Cemevi Projesi’nin başarısızlığa uğramasının bu anlayışın ortadan kalktığı anlamına gelmediğini belirten Mat, Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı da aynı tarihsel çizginin devamı olarak değerlendirdi. Mat’a göre temel sorun, Aleviliğin ve Alevilerin ihtiyaçlarının devlet tarafından belirlenmeye çalışılması; Alevi toplumunun kendi inancı, ibadeti ve kurumları hakkında özgürce karar verme hakkının tanınmaması.

Mat, yazısında Alevi kurumları başta olmak üzere siyasetçilere, sanatçılara, yazarlara, gazetecilere, kanaat önderlerine, Ana ve Dedelere ve Bektaşi Babalarına da çağrıda bulunarak, Aleviliğin geleceğine ilişkin kararların devlet tarafından değil, Alevi toplumunun özgür iradesiyle belirlenmesi gerektiğini ifade ediyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “birlik” çağrısını da değerlendiren Mat, toplumsal barışın farklılıkları tekleştirmekle değil; farklı inançların, kimliklerin ve yaşam biçimlerinin kendi özgünlüklerini koruyarak eşit ve özgür biçimde bir arada yaşayabilmesiyle mümkün olacağını savunuyor.

AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat’ın yazısını olduğu gibi yayımlıyoruz:

Cami-Cemevi Projesinden Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığına

Değişen Yöntem, Değişmeyen Zihniyet

Cami-Cemevi projesi, Alevileri kendi inanç ve ibadet anlayışları içerisinde özgür bırakmak yerine, Aleviliği İslami kurum ve kavramların içine yerleştirme politikasının en açık örneklerinden biriydi.

Bu projenin ilk ciddi girişimi devletin teşvikiyle İzzettin Doğan ile Fethullah Gülen çevresi tarafından hayata geçirildi. Ancak iktidar ile Gülen Cemaati arasındaki ortaklık çöktüğünde, bu projenin siyasi zemini de çöktü. Ne var ki proje ortadan kalkmadı; yalnızca yöntemi değişti.

Çünkü burada asıl mesele bir bina yapmak, yanına bir başka bina eklemek ya da Alevilerle Müslümanları aynı çatı altında buluşturmak değildir. Asıl mesele, Aleviliğin kendi başına bir özgün inanç ve ibadet sistemi olarak tanınmamasıdır.

Devletin resmi yaklaşımı ise hep aynı noktada duruyor: Alevilere cemevinde cem yapabilecekleri, deyiş söyleyebilecekleri, semah dönebilecekleri, cenazelerini kaldırabilecekleri söylüyor; fakat bütün bunların gerçekleştiği mekânın “ibadethane” olduğu kabul etmiyor. Çünkü devletin bakışına göre tek ibadethane vardır: cami.

Bu yaklaşımın özeti şudur:

“Alevi olarak yaşayabilirsiniz; ancak Aleviliğin kendi ibadethanesini ve inançsal kimliğini devletin belirlediği sınırların dışında tanımlayamazsınız.”

İşte Cami-Cemevi projesinin arkasındaki temel zihniyet de tam olarak buydu.

Değişmeyen Anlayış, Değişen Yöntem

3 Haziran 2009 yılında başlatılan Alevi Açılımı’da bu nedenle ayrıca değerlendirilmelidir. Yaklaşık yedi çalıştay gerçekleştirildi ve bu toplantıların sonunda bir sonuç raporu hazırlandı.

Ancak ortaya çıkan tablo, Alevilerin temel taleplerinin karşılanmasından çok, bu taleplerin hangi gerekçelerle reddedileceğinin devlet tarafından yeniden tarif edilmesi oldu.

Raporda savunulan yaklaşım özetle şöyleydi:

• İslam içerisinde tek bir inanç merkezi ve ibadethane bulunduğu, bunun da cami olduğu; Aleviler Müslüman kabul ediliyorsa ibadethanelerinin de cami olması gerektiği;

• Cemevinin ibadethane olarak kabul edilmesinin İslam’da bölünmeye yol açacağı;

• Türkiye nufusunun yüzde doksan dokuzu müslümandır ve çocuklar islam dininin temel bilgilerini öğrenmek zorundadır. Bu kapsamda zorunlu din derslerinin kaldırılamayacağı;

• Madımak Oteli’nin müzeye dönüştürülmesinin tahrik ve toplumsal çatışmaya neden olabileceği.

Böylece Alevilerin temel tüm talepleri bir kez daha devletin güvenlik, birlik ve bütünlük anlayışı içerisinde sınırlandırıldı.

Raporun sonunda ise aynen söyle bir cümle vardı.

Devletin Verdikleriyle Yetinin”

Bunun siyasi tercümesi ise son derece açıktır:

“Devletin uygun gördüğü kadarını kabul edin, geri kalanını talep etmeyin.”

Yani mesele Alevilerin ne istediği değil, devletin Alevilere ne vermeyi uygun gördüğü haline getirildi.

Asıl Sorun: Aleviliği Devletin Tarif Etmesi

Bugün Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın kuruluşunu da bu tarihsel çizgiden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir.

Çünkü burada karşımıza çıkan temel sorun, Alevilerin kültürünün, inancının ve ibadetinin devlet tarafından tanımlanmasıdır.

Bir inancın ne olduğuna devlet karar veremez. Bir ibadetin ibadet olup olmadığına da devlet karar veremez. Bir mekânın ibadethane olup olmadığına siyasi iktidar karar veremez. Bunlar devletin değil, o inancı yaşayan insanların hakkıdır.

Devletin görevi inançları sınıflandırmak, makbul ve makbul olmayan biçimlerini belirlemek değil; bütün yurttaşların inanç ve vicdan özgürlüğünü eşit biçimde güvence altına almaktır.

Cemevi Başkanlık Modeli Neden Sorunludur?

Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın yapısına baktığımızda da aynı merkeziyetçi anlayış karşımıza çıkıyor.

Özellikle 1990’lardan sonra bağımsız biçimde örgütlenen, eşit yurttaşlık talebini yükselten ve başta Kürtler olmak üzere diğer mağdur ve mazlum toplumsal kesimlerle yan yana gelen Alevi hareketi, devletin yıllardır kurduğu dengeleri ve ezberleri bozmuştur. Bu nedenle kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Alevilerin örgütlü iradesini ve kendi yolunu devlet eliyle denetim altına alma girişimidir. Bu, kültürel bir adım değil, Alevi toplumunun özerk örgütlenmesine yönelik siyasi bir müdahaledir.

Ayrıca, Danışma Kurulu’nun 11 üyesinin Cumhurbaşkanı tarafından atanması ve Kültür ve Turizm Bakanı’nın Danışma Kurulu’nun 12’ci üyesi olarak gerek gördüğünde başkanlık etmesi, Alevi toplumunun kendi kurumlarını ve temsil mekanizmalarını özgürce oluşturmasından çok, devletin Alevilik alanındaki belirleyici rolünü güçlendiriyor.

Bu nedenle mesele yalnızca “Aleviler için yeni bir kurum kurulmuş olması” değildir.

Eğer bir inanç topluluğunun temsilcilerini siyasi iktidar belirliyor, kurumun yönünü devlet tayin ediyor ve Aleviliğin hangi sınırlar içerisinde tanınacağına yine devlet karar veriyorsa, bu eşit yurttaşlık değil, devlet vesayetidir.

Cami-Cemevi Projesinin Özü Bugün de Karşımızdadır

Bu nedenle Cami-Cemevi projesinin başarısız olması, onun temsil ettiği anlayışın sona erdiği anlamına gelmiyor.

Sadece yöntem değişti. Dün Alevilere “cami ile cemevini aynı proje içerisinde buluşturalım” deniliyordu.

Bugün ise “Alevilik için devletin kurduğu bir başkanlık var” deniliyor.

Dolayısıyla ortada değişen bir devlet politikası değil, aynı politik hedefe ulaşmak için değiştirilen yöntemler vardır.

Oysa Alevilerin ihtiyacı devletin onlar adına konuşması değildir. Alevilerin ihtiyacı, devletin Aleviliği tanımlaması değildir.

Alevilerin ihtiyacı, devletin kendilerine hangi ibadethaneyi kullanmaları gerektiğini söylemesi hiç değildir.

Alevilerin ihtiyacı eşit yurttaşlıktır.

Cemevinin ibadethane olarak tanınması, zorunlu din derslerinin kaldırılması, diyanetin kaldırılması, Madımak’ın tarihsel gerçekliğiyle yüzleşilerek bir hafıza mekânına dönüştürülmesi ve Alevilerin kendi inanç kurumlarını özgürce oluşturabilmesi, Alevi katliamlarıyla yüzleşilmesi birer “lütuf” değil, eşit yurttaşlığın gereğidir.

Devlet Alevilere “ne vereceğini” değil, Alevilerin diğer yurttaşlarla eşit haklara sahip olduğunu kabul etmek zorundadır.

Çünkü demokratik hukuk devletinde temel soru “Devlet size ne vermeyi uygun görüyor?” değildir.

Temel soru şudur: “Devlet, sizin zaten sahip olduğunuz hakları tanıyor mu?”

Cami-Cemevi projesinden Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na uzanan çizgide asıl tartışılması gereken de tam olarak budur.

Yöntemler değişebilir. Kurumların adı değişebilir. Söylemler değişebilir. Ancak devlet Aleviliği kendi tarif ettiği sınırlar içerisinde tutmaya devam ettiği sürece, değişen şey yalnızca yöntemdir; zihniyet değil.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararıyla atanan 11 kişiden biri de Türkiye Caferileri Lideri Selahattin Özgündüz. Câferîlik, İslam’ın Şia koluna bağlı bir inanç topluluğudur ve ibadethaneleri camidir. Cami-Cemevi projesinin çökmesinin ardından benzer bir anlayışın bu kez Cemevi Başkanlığı üzerinden hayata geçirilmek istendiği açıkça görülüyor. Cami ve cemevinin aynı çatı altında buluşturulması, Aleviliğin ibadet anlayışının devlet eliyle yeniden tanımlanması anlamına geliyor.

Artık bir sonraki aşama Cami-Cemevi Başkanlığı olur.

Atanan bu Danışma Kurulu üyeleri yarın hep birlikte Câferilerin ibadethanesi olan camide önce bir rekât namaz kılar, ardından cemevinde İslami kurallara göre göstermelik bir cem yaparlarsa şaşırmayın.

Böylece, Aleviler açısından asla kabul edilemeyecek bir dayatmanın meşrulaştırılmasına giden yolun taşlarını döşemiş olacaklar. Cami-Cemevi Başkanlığı aracılığıyla cami ile cemevini aynı anlayış içerisinde buluşturmaya yönelik bir sürecin taşları örülüyor. Tam olarak hedeflenen de budur.

Alevilerin hiçbir ibadethaneyle sorunu yoktur. Hepsine saygıda kusur etmezler. Cami, kilise, sinagog, havra; hepsi birer ibadethanedir, kutsaldır ve tartışma konusu değildir. Alevilerin tek beklentisi, kendi ibadethanelerine de aynı saygının gösterilmesi ve kabul görmesidir.

Selahattin Özgündüz dışında atanan diğer Danışma Kurulu üyelerine gelince; bunlar, bugüne kadar devletin Aleviliği kendi politikaları doğrultusunda şekillendirme girişimleriyle iş birliği içinde olduğunu bildiğimiz kişilerdir. Onları Dersim Soykırımı, Maraş, Çorum, Madımak ve Gazi katliamlarının anmalarında göremezsiniz. Çünkü meseleleri Alevilerin tarihsel acıları ve talepleri değil, devletin Alevilik politikasını hayata geçirmektir.

Sesleniyorum

Alevi kurumları başta olmak üzere vicdan sahibi siyasetçilerin, sanatçıların, yazarların, gazetecilerin, kanaat önderlerinin, Ana ve Dedelerin, Bektaşi Babalarının topyekûn ve demokratik bir toplumsal mücadele etrafında birleşmesine bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Aleviliğin geleceğine ilişkin kararlar, devletin değil Alevi toplumunun özgür iradesiyle belirlenmelidir.

Cemevi Başkanlığı’na karşı herkesi sesini yükseltmeye, itirazını ve mücadelesini büyütmeye çağırıyorum. Bu yalnızca Alevilerin değil; demokratik cumhuriyet, eşit yurttaşlık ve toplumsal barış isteyen herkesin meselesidir. Bu nedenle itirazımızı büyütmek, hepimizin ortak sorumluluğudur.

Gelelim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Birlik” çağrısına…

“Birlik” Aynılaşmak Değildir

Cumhurbaşkanı Erdoğan AKP’nin 25. kuruluş yıldönümü etkinliğinde yaptığı konuşmasında “Türkiye’nin birlik, beraberlik, huzur ve güvenliğini yalnızca İslam ortak paydasında mümkün olacağını” dile getirdi. Bu yaklaşım ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Çünkü bu çağrı birlik değil, tekciliktir.

Bir ülkenin birlik ve beraberliği, yurttaşlarının aynı dine, aynı mezhebe, aynı etnik kimliğe veya aynı dünya görüşüne sahip olmasına bağlı değildir.

Eğer toplumsal huzurun koşulu aynı inanca sahip olmak olsaydı, dünyadaki bütün Müslüman çoğunluklu ülkelerin demokrasi, adalet, insan hakları ve özgürlükler bakımından örnek ülkeler olması gerekirdi.

Oysa antidemokratik uygulamalar, kadın cinayetleri, çocuk istismarı, adaletsizlik, gelir dağılımındaki eşitsizlik, yolsuzluk, yoksulluk ve cinayet gibi insanlık dışı sorunların en ağır biçimde yaşandığı ülkelerin önemli bir bölümünün İslam ülkeleri olduğu biliniyor. Bu tablo, yalnızca din üzerinden değil; hukuk, eğitim, demokrasi, ekonomik yapı ve toplumsal kültür açısından da sorgulanmalıdır.

Toplumsal barış, farklılıkları ortadan kaldırarak herkesi tek bir anlayışta buluşturmakla değil; farklı inançların, kimliklerin ve yaşam biçimlerinin kendi özgünlüklerini koruyabildiği çoğulcu bir anlayışı yaşatmakla mümkündür.

Sonuçta birliği sağlayan şey insanların aynı olması değil, farklılıklarıyla eşit yurttaşlar olarak birlikte yaşayabilmesidir.

Gerçek toplumsal barış; tek din, tek mezhep, tek kimlik dayatmasıyla değil, demokrasiyle, hukukla, özgürlükle, adaletle ve herkesin onuruna saygı gösteren eşit yurttaşlık anlayışıyla kurulabilir.

Toplumsal barış, farklılıkları ortadan kaldırarak herkesi tek bir anlayışta buluşturmakla değil; farklı inançların, kimliklerin ve yaşam biçimlerinin kendi özgünlüklerini koruyabildiği çoğulcu bir anlayışı yaşatmakla mümkündür. Gerçek barış, farklılıkları tekleştirmekten değil, onları eşit ve özgür biçimde bir arada yaşatabilmekten geçer. Bu nedenle çoğulculuğu zayıflatan, farklı inanç ve kimlikleri tek bir kalıba sığdırmaya çalışan her yaklaşım, toplumsal barışa hizmet etmek yerine ayrışmayı derinleştirme riski taşır.

Erdoğan’ın tarif ettiği ve farklılıklarımızı tekleştirmeyi hedefleyen toplumsallaşma çağrısını reddediyorum. Bizim ihtiyacımız, farklılıklarımızı ortadan kaldırmak değil; onları eşitlik temelinde kabul ederek birlikte yaşamı güçlendirmektir.

Alevilerin inancını, kimliğini ve özgünlüğünü başka bir anlayışın içinde eritmeye yönelik hiçbir dayatmayı kabul etmiyorum. Farklılıklarımızla birlikte, eşit yurttaşlık temelinde kardeşçe yaşamaya; birlikte üretmeye, birlikte söz söylemeye ve birlikte yönetmeye davet ediyorum.

Çünkü gerçek toplumsal barış, tekleştirmeden değil, çoğulculuktan; dayatmadan değil, eşitlikten; birbirimize benzemekten değil, farklılıklarımızla yan yana durabilmekten geçer.

WhatsApp at  | +49 17623699769 | alevihaberagi@yahoo.com |  + posts

Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.

Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.

Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı

By Alevi Haber Ağı

Sevgili Canlar, Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir. Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır. Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir. Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir. Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can! Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir. Saygı ve sevgilerimizle… Alevi Haber Ağı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir