✍️ Duray Güler

Muğla’nın Deştin köyünde çimento fabrikasına karşı sürdürülen mücadele, doğanın korunmasının ötesinde yaşam hakkı, ekolojik adalet ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluk tartışmalarını da gündeme taşıyor. Haftalardır Muğla İdare Mahkemesi önünde nöbet tutan köylülerle dayanışma içinde olan Duray Güler, babasının zeytin ağaçlarına duyduğu sevgiden yola çıkarak toprağın, emeğin ve insanın doğayla kurduğu bağın anlamını ele alıyor. Güler, Deştin’deki direnişin yalnızca bir köyün geleceğini değil, hepimizin ortak yaşamını ilgilendirdiğini vurguluyor.

AHA – Deştin köylülerinin çimento fabrikasına karşı yıllardır sürdürdüğü mücadele, Muğla İdare Mahkemesi önündeki nöbetlerle devam ederken, bu dayanışmanın içinde yer alan Alevi Haber Ağı (AHA) Muğla Temsilcisi Duray Güler, doğanın korunması ile toplumsal adalet arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Güler, kaleme aldığı yazısında bir köyün toprağını ve suyunu savunmasının neden yalnızca yerel bir çevre meselesi olmadığını; ekonomik çıkarlar, demokratik katılım, hukuki haklar ve gelecek kuşakların yaşam olanakları üzerinden değerlendiriyor.

Babasının zeytin ağaçlarına gösterdiği özeni kendi yaşamından bir tanıklık olarak aktaran Güler, Deştin köylülerinin mücadelesinde aynı bağlılığı ve sorumluluk duygusunu gördüğünü anlatıyor. Yazı, kişisel bir hatıradan hareketle doğanın ekonomik bir kaynağa indirgenmesini sorgularken, mahkeme önündeki dayanışmanın toplumsal anlamını da ortaya koyuyor.

Duray Güler’in kaleminden:

Bir Köyün Mücadelesinden Toplumsal Bir Sorumluluğa

Haftalardır Muğla İdare Mahkemesi önünde Deştin köylülerinin tuttuğu nöbete katılıyorum. Her hafta aynı kararlılıkla bir araya gelen, toprağını, suyunu ve geleceğini korumaya çalışan insanların mücadelesine tanıklık ediyorum. Kimi zaman sohbet ediyoruz, kimi zaman yaşadıklarını dinliyoruz. Bütün yorgunluklarına rağmen vazgeçmeyen duruşları insana çok şey anlatıyor.

Mahkeme önünde bekleyen insanların yüzlerine baktığımda yalnızca bir hukuki sürecin sonucunu merak eden köylüler görmüyorum. Yaşamlarını sürdürdükleri topraklarla aralarındaki bağı korumaya çalışan, kendilerinden sonra gelecek kuşaklara karşı sorumluluk hisseden insanları görüyorum.

Çünkü bir köy, yalnızca harita üzerinde sınırları çizilmiş bir yerleşim alanı değildir. Bir köy; insanların doğduğu, büyüdüğü, çalıştığı, sevinçlerini ve acılarını paylaştığı, geçmişle gelecek arasında bağ kurduğu toplumsal bir yaşam alanıdır.

İnsan ister istemez düşünüyor: Bir köyün insanları neden yıllarca kendi yaşam alanlarını korumak için mücadele etmek zorunda kalır? Neden toprağını, suyunu ve doğasını savunmak bir adalet arayışına dönüşür?

Aslında bu soruların yanıtı, doğayla kurduğumuz ilişkinin nasıl değiştiğinde saklıdır.

Toprak, su, orman ve tarım alanları yalnızca ekonomik değerleri üzerinden ele alındığında, o alanlarda yaşayan insanların tarihleri, emekleri ve yaşam biçimleri ikinci plana itilebiliyor. Bir yatırımın sağlayacağı ekonomik kazanç hesaplanırken, doğanın kendini yenilemesi için gereken zamanın, kaybedilebilecek tarımsal üretimin ve insanların yaşam alanlarıyla kurduğu bağın aynı kolaylıkla hesaplanması mümkün olmuyor.

İşte Deştin köylülerinin mücadelesi, bu nedenle yalnızca bir çimento fabrikasına karşı çıkış olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda yaşamın değerinin neyle ölçüleceğine ilişkin temel bir soruyu gündeme getiriyor.

Babamın Zeytin Ağaçlarından Deştin’in Topraklarına

Bir ağacın büyümesinin ne kadar zaman aldığını, toprağın yalnızca topraktan ibaret olmadığını biliyorum. Zeytin ağacının gölgesini, yılların emeğini ve insanın doğayla kurduğu bağı bilince Deştin köylülerinin kaygısını anlamak zor olmuyor. Çünkü toprağın, ağacın ve doğanın değeri bulunduğu yere göre değişmiyor.

Babamın zeytin ağaçlarına nasıl değer verdiğini hiç unutmuyorum. Onlara birer ağaç gibi değil, sanki kendi çocuklarıymış gibi bakardı. Her biriyle ayrı ayrı ilgilenir, büyümelerini, yeşermelerini, meyve vermelerini büyük bir sevinçle izlerdi. Bir dalı zarar görse üzülür, kurumasınlar diye emek verir, gözü gibi korurdu.

Belki de toprağa ve zeytin ağaçlarına duyduğum sevginin kökleri, babamın o ağaçlara gösterdiği sevgide saklıdır.

Bugün Deştin köylülerinin mücadelesine baktığımda, babamın zeytin ağaçlarına duyduğu bağlılığı hatırlıyorum. Çünkü bazı sevgiler insana sözle değil, yaşayarak öğretilir.

Babamın bir zeytin ağacına gösterdiği özen, benim için yalnızca doğa sevgisinin ifadesi değildi. Aynı zamanda emeğe, sabra ve yaşama duyulan saygının da bir göstergesiydi.

Bir ağacı dikmek, büyütmek ve korumak, insanın kendisinden sonraki zamana duyduğu güvenin de ifadesidir. Çünkü bugün dikilen bir zeytin ağacının gölgesinde yarın başka insanlar oturabilir. Onun meyvesinden gelecek kuşaklar yararlanabilir.

Bu nedenle bir ağacın değeri, yalnızca o yıl verdiği ürünle ölçülemez. O ağacın büyümesi için harcanan emek, taşıdığı hatıralar ve geleceğe bırakacağı yaşam da bu değerin bir parçasıdır.

Deştin köylülerinin toprağa duyduğu bağlılığı anlamak için onların yaşadıklarını kendi yaşamımızdan bütünüyle ayrı düşünmememiz gerekiyor.

Ben babamın zeytin ağaçlarını hatırlarken, onların da kendi ailelerinin emeklerini, çocukluklarını, geçmişlerini ve geleceklerini düşündüklerine inanıyorum.

Çünkü doğayla kurulan bağ, yalnızca üretim ilişkilerinden ibaret değildir. Aynı zamanda insanın kimliğini, belleğini ve aidiyet duygusunu biçimlendirir.

Doğa Bir Meta mı, Ortak Yaşamın Temeli mi?

Deştin köylülerinin çimento fabrikasına karşı verdiği mücadele, yalnızca bir çevre meselesi değil. Bu topraklarda yılların emeği, insanların anıları ve gelecek kuşaklara bırakmak istedikleri bir yaşam var. Onların itirazı, bütün bunların ekonomik çıkarlar uğruna gözden çıkarılmasına karşıdır.

Burada üzerinde durulması gereken önemli bir mesele bulunuyor: Doğaya nasıl bakıyoruz?

Doğayı yalnızca ekonomik faaliyetlerin üzerinde gerçekleştiği bir alan olarak mı görüyoruz, yoksa insanın da parçası olduğu bir yaşam bütünlüğü olarak mı değerlendiriyoruz?

Bu iki yaklaşım arasında önemli bir fark vardır.

Doğanın yalnızca ekonomik kaynak olarak görülmesi, toprağın üretim kapasitesinin, ormanın kereste değerinin, suyun sanayideki kullanımının ve madenlerin piyasa karşılığının öne çıkarılmasına neden olabilir.

Oysa doğanın yaşamı mümkün kılan işlevleri, ekonomik karşılıklarından çok daha geniştir.

Bir orman yalnızca ağaçlardan oluşmaz. Toprağın korunmasına, su döngüsüne, canlı türlerinin yaşamına ve iklim dengesine katkı sağlayan karmaşık bir ekosistemdir.

Bir tarım alanı yalnızca üretim yapılan arazi değildir. İnsanların geçim kaynaklarıyla, beslenme hakkıyla, yerel kültürle ve toplumsal yaşamın sürekliliğiyle ilişkilidir.

Bir su kaynağı da yalnızca sanayi veya tarım faaliyetlerinde kullanılan bir girdi değildir. Yaşamın vazgeçilmez koşuludur.

Ekolojik düşüncenin temelinde, insanın doğanın dışında ve üzerinde değil, onun bir parçası olduğu anlayışı yer alır.

Bu nedenle doğaya verilen zararı yalnızca ekonomik kayıplar üzerinden değerlendirmek yetersizdir. Ekolojik tahribat, aynı zamanda toplumsal ilişkileri, yerel üretimi, insanların sağlığını ve gelecek kuşakların yaşam olanaklarını etkileyebilir.

Deştin’deki mücadeleye bu açıdan baktığımda, köylülerin itirazının yalnızca belirli bir yatırımın yerine veya biçimine ilişkin olmadığını görüyorum. Bu mücadele, doğanın ve yaşam alanlarının geleceğine ilişkin kararlarda kimlerin söz sahibi olacağı sorusunu da gündeme getiriyor.

Ekolojik Adalet: Kazancı Kim Elde Ediyor, Bedeli Kim Ödüyor?

Bugün çevre sorunlarını anlamak için yalnızca doğanın nasıl zarar gördüğünü değil, bu zararların toplum içinde nasıl dağıldığını da sorgulamak gerekiyor.

Ekolojik adalet düşüncesi, tam da bu noktada önem kazanıyor.

Bir ekonomik faaliyetten elde edilen kazanç ile o faaliyetin yol açabileceği çevresel ve toplumsal maliyetler her zaman aynı insanlar arasında paylaşılmıyor.

Bir yatırımın ekonomik getirisi belirli kesimlerde toplanabilirken, hava kirliliği, su kaynakları üzerindeki baskı, tarımsal üretimin zarar görmesi veya yaşam kalitesinin düşmesi gibi sonuçlarla başka topluluklar karşı karşıya kalabiliyor.

Bu durumda mesele yalnızca çevrenin korunması olmaktan çıkıyor; toplumsal eşitlik ve adalet meselesine dönüşüyor.

Çünkü doğanın korunması ile insanların yaşam hakkının korunması birbirinden ayrı düşünülemez.

Bir köylünün toprağını savunması, aynı zamanda geçim kaynağını savunmasıdır. Bir annenin çocuklarının sağlıklı bir çevrede büyümesini istemesi, gelecek kuşakların yaşam hakkını savunmasıdır. Bir çiftçinin suyunun kirlenmesinden kaygı duyması, yalnızca kendi üretimini değil, ortak yaşamın temel koşullarını koruma isteğidir.

Bu nedenle Deştin köylülerinin mücadelesine bakarken şu soruları sormanın gerekli olduğunu düşünüyorum:

Bir yatırımın ekonomik yararı değerlendirilirken, çevresel ve toplumsal maliyetleri ne ölçüde dikkate alınıyor?

O bölgede yaşayan insanların kaygıları karar süreçlerine ne kadar yansıyor?

Yerel halkın yaşam alanlarını ilgilendiren kararlarda söz söyleme hakkı ne ölçüde korunuyor?

Ve en önemlisi, ekonomik gelişme ile insanların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı arasında nasıl bir denge kuruluyor?

Bu sorulara verilecek yanıtlar, yalnızca Deştin’in değil, benzer sorunlarla karşı karşıya kalan bütün yerleşimlerin geleceği açısından önem taşıyor.

Kalkınma Kimin İçin, Nasıl Bir Gelecek İçin?

Bugün Akbelen’de, İkizköy’de ve ülkenin pek çok yerinde benzer mücadeleler sürüyor. Doğayı yalnızca ekonomik bir kaynak olarak gören anlayışa karşı insanlar yaşam alanlarını savunuyor. Oysa kalkınma denilen şey, insanı doğasından, toprağından ve geleceğinden koparmamalı.

Kalkınma kavramı çoğu zaman yatırımlar, üretim kapasitesi, ekonomik büyüme ve istihdam üzerinden tartışılıyor.

Elbette toplumların ekonomik ihtiyaçları, üretim faaliyetleri ve insanların geçim olanakları önemlidir. Ancak kalkınmayı yalnızca ekonomik büyüklüklerin artışıyla tanımlamak, toplumsal refahın ve yaşam kalitesinin diğer boyutlarını gözden kaçırabilir.

Gerçek anlamda kalkınmanın ne olduğu üzerine düşünürken insanların sağlıklı bir çevrede yaşama, temiz suya ulaşma, üretimlerini sürdürebilme ve geleceklerini güvence altında görme ihtiyaçlarını da hesaba katmak gerekir.

Bir bölgede ekonomik faaliyet artarken insanların yaşam koşulları kötüleşiyorsa, tarımsal üretim olanakları daralıyorsa veya ekolojik denge üzerinde ciddi baskılar oluşuyorsa, o gelişmenin toplumsal yararı üzerine yeniden düşünmek gerekir.

Üstelik çevresel zararların bir bölümü kısa sürede giderilemeyebilir.

Bir ağacın kesilmesi birkaç dakika sürebilir. Ancak aynı büyüklüğe ulaşması onlarca yıl alabilir. Bir su kaynağının kirlenmesi kısa sürede gerçekleşebilir, fakat yeniden temizlenmesi çok daha uzun zaman ve büyük emek gerektirebilir.

Bu nedenle ekonomik kararlar yalnızca bugünün ihtiyaçlarına göre değil, geleceğin yaşam koşulları da dikkate alınarak değerlendirilmelidir.

Bana göre kalkınmanın temel ölçütlerinden biri, insanın yaşamını iyileştirirken doğayla kurduğu ilişkiyi de sürdürülebilir kılabilmesidir.

Çünkü doğayı yok sayan bir ekonomik anlayış, uzun vadede kendi varlık koşullarını da tehlikeye atabilir.

Mahkeme Önündeki Nöbetin Anlamı: Hukuk, Katılım ve Yaşam Hakkı

Mahkeme önündeki nöbetlerde en çok dikkatimi çeken, köylülerin kararlılığı ve dayanışmanın yarattığı güç. Bazen yan yana durmak, aynı kaygıyı paylaşmak bile çok şey anlatıyor. Benim orada bulunmamın nedeni de bu. Bugün Deştin’de yaşananları kendimden uzak göremiyorum. Çünkü toprağın acısı da ağacın değeri de bulunduğu yere göre değişmiyor.

Deştin köylüleri mahkeme önünde yalnızca hukuki bir karar beklemiyor. Seslerinin duyulmasını, kaygılarının ciddiye alınmasını ve yaşadıkları toprakların geleceği hakkında söz sahibi olmayı istiyor.

Bu noktada çevre mücadelesi ile demokratik katılım arasındaki ilişki daha da belirginleşiyor.

Demokrasi yalnızca belirli aralıklarla yapılan seçimlerden ibaret değildir. İnsanların kendi yaşamlarını doğrudan etkileyen kararlara katılabilmesi, bilgiye ulaşabilmesi, itirazlarını dile getirebilmesi ve hukuki yollara başvurabilmesi de demokratik yaşamın temel unsurlarıdır.

Bir köyün yakınında kurulması planlanan sanayi tesisinin, o bölgede yaşayan insanların geleceğini etkileme ihtimali varsa, köylülerin kaygılarının dikkate alınması yalnızca bir nezaket meselesi değil, katılımcı karar alma anlayışının gereğidir.

Hukuk da bu süreçte yalnızca mevzuatın uygulanmasıyla sınırlı görülmemelidir. Hukuki süreçlerin toplum açısından anlamı, insanların haklarını arayabilmesi ve kararların gerekçelerini öğrenebilmesiyle de ilgilidir.

Mahkeme önünde tutulan nöbetlerin benim için önemli yanı, hukuki süreci takip eden insanların aynı zamanda kamusal bir sorumluluk üstlenmesidir.

Orada beklemek, bir mahkeme kararının yerine geçmez. Ancak insanların yaşam alanlarına ilişkin kaygılarının görünür olmasını sağlar.

Bu nedenle hukuki sürecin şeffaf yürütülmesi, ilgili bilimsel değerlendirmelerin dikkate alınması ve yöre halkının taleplerinin duyulması önemlidir.

Çünkü adalet duygusu, yalnızca kararın sonucuyla değil, o karara giden süreçte insanların kendilerini ne ölçüde duyurabildiğiyle de ilişkilidir.

Dayanışma, Bireysel Kaygıyı Ortak Sorumluluğa Dönüştürür

Toplumsal mücadelelerin tarihine baktığımızda, insanların çoğu zaman kendi yaşamlarında karşılaştıkları bir sorun üzerinden harekete geçtiklerini görüyoruz.

Ancak bu mücadeleler, başka insanların desteğiyle buluştuğunda daha geniş bir toplumsal anlam kazanabiliyor.

Bir köylünün toprağını koruma çabası, bir işçinin emeğini savunması, bir kadının eşitlik talebi veya bir yurttaşın sağlıklı çevrede yaşama hakkını dile getirmesi farklı alanlarda ortaya çıkabilir. Fakat bu taleplerin ortak noktasında insanın onurlu ve güvenli bir yaşam sürme isteği bulunur.

Dayanışma, bu ortak noktaların fark edilmesiyle güçlenir.

Bir insanın yaşamadığı bir yerdeki sorunu önemsemesi, yalnızca yardımseverlik olarak görülmemelidir. Bu tutum, toplumsal yaşamın birbirine bağlı olduğunu kavramanın da bir ifadesidir.

Çünkü çevre sorunları, yerleşim sınırlarına göre bütünüyle ayrışmaz. Su, hava, toprak ve ekosistemler birbirleriyle ilişkilidir.

Bugün başka bir köyde yaşanan bir sorun, yarın farklı bir bölgede benzer biçimde ortaya çıkabilir.

Bu nedenle Deştin köylülerinin mücadelesine gösterilen dayanışma, yalnızca belirli bir köyün sorununa duyarlılık göstermek değildir. Aynı zamanda doğanın ve yaşam alanlarının korunması konusunda ortak bir bilinç geliştirmektir.

Mahkeme önünde yan yana duran insanların oluşturduğu dayanışmayı değerli kılan da budur.

Orada herkesin aynı yaşam deneyimine sahip olması gerekmiyor. Herkesin aynı köyde doğmuş veya aynı toprakta çalışmış olması da gerekmiyor.

Önemli olan, başka insanların yaşam hakkını kendi yaşam hakkımızdan bütünüyle ayrı görmemek.

Muğla’nın Doğası, Muğla Halkının Ortak Sorumluluğudur

Bu nedenle Deştin köylülerinin mücadelesine bütün Muğla halkının sahip çıkması gerektiğine inanıyorum.

Menteşe’den Milas’a, Yatağan’dan Fethiye’ye, Bodrum’dan Marmaris’e kadar herkes bu süreçte neler yaşandığını öğrenmeli.

Muğla İdare Mahkemesi önündeki nöbetlerin duyurularını takip etmek, uygun olduğunda nöbetlere katılmak, köylülerin açıklamalarını paylaşmak ve hukuki sürecin şeffaf biçimde yürütülmesini talep etmek dayanışmanın somut yollarıdır.

Deştin’de yaşananların yalnızca bir köyün sorunu olmadığını göstermek, Muğla’nın doğası ve geleceği üzerine ortak bir sorumluluk üstlenmekle mümkündür.

Dayanışma yalnızca uzaktan destek vermek değil, gerektiğinde mahkeme önünde yan yana durabilmektir.

Ancak dayanışmanın bir başka önemli boyutu da bilgiye dayalı toplumsal duyarlılıktır.

Bir çevre sorununu anlamak için yalnızca tarafların açıklamalarını duymak yeterli olmayabilir. Bilimsel değerlendirmelerin, hukuki süreçlerin, çevresel etkilerin ve yerel halkın deneyimlerinin birlikte ele alınması gerekir.

Bu nedenle Deştin’de yaşananların kamuoyuna doğru aktarılması, farklı görüşlerin şeffaf biçimde tartışılması ve yöre halkının kaygılarının görünür kılınması önemlidir.

Toplumsal dayanışmanın kalıcı olabilmesi, yalnızca belirli günlerde bir araya gelmekle değil, yaşanan sorunları sürekli takip etmekle de mümkündür.

Çünkü doğayı koruma sorumluluğu, yalnızca çevresel tehditlerin ortaya çıktığı dönemlerle sınırlı değildir.

Gelecek Kuşaklara Karşı Sorumluluğumuz

Doğa mücadelesinin en önemli boyutlarından biri de kuşaklar arası adalettir.

Bugün aldığımız kararların sonuçları, henüz bu kararlara katılma olanağı bulunmayan çocukları ve gelecek kuşakları da etkileyebilir.

Bir ormanın korunması, bir su kaynağının temiz tutulması veya tarım alanlarının geleceğinin güvence altına alınması yalnızca bugünün insanlarını ilgilendirmez.

Bizden sonra yaşayacak insanların da bu doğal varlıklardan yararlanabilmesi, yaşamlarını sağlıklı koşullarda sürdürebilmesi gerekir.

Babamın zeytin ağaçlarına gösterdiği özeni düşündüğümde, bunun aynı zamanda gelecek kuşaklara karşı duyulan sorumluluğun gündelik yaşam içindeki bir örneği olduğunu görüyorum.

O, ağaçlara yalnızca bugün meyve versinler diye bakmıyordu. Onların yaşamasını, büyümesini ve kendisinden sonra da varlığını sürdürmesini önemsiyordu.

Bence doğayla kurmamız gereken ilişkinin temelinde de bu anlayış bulunmalı.

Bir ağacın yaşamını yalnızca kendi ömrümüzle sınırlı düşünmemek, toprağın değerini yalnızca bugünkü ekonomik getirisiyle ölçmemek ve gelecek kuşakların haklarını bugünden gözetmek.

Deştin köylülerinin mücadelesinde gördüğüm önemli anlamlardan biri de budur.

Onlar bugün kendi yaşam alanlarını savunurken, aynı zamanda çocuklarına ve torunlarına nasıl bir gelecek bırakılacağı sorusunu gündemde tutuyor.

Deştin’de Savunulan Yaşam, Hepimizin Yaşamıdır

Haftalardır o nöbette bulunurken bir kez daha anlıyorum ki dayanışma, yalnızca aynı yerde yaşamakla değil, aynı yaşamı savunmakla anlam kazanıyor.

Bir ağacın kesilmesine, bir suyun kirletilmesine, bir köyün geleceğinin belirsizliğe sürüklenmesine karşı çıkmak hepimizin sorumluluğudur.

Bu mücadele bana doğanın korunmasının yalnızca çevre örgütlerinin, köylülerin veya belirli toplumsal kesimlerin görevi olmadığını bir kez daha hatırlatıyor.

Çünkü yaşamın sürekliliği, hepimizin ortak sorumluluğudur.

Bir yerde doğanın zarar görme ihtimali karşısında duyulan kaygı, başka bir yerde yaşayan insanların da üzerinde düşünmesi gereken bir meseledir.

Deştin köylülerinin mahkeme önündeki bekleyişini değerli kılan, yalnızca kararlılıkla sürdürdükleri mücadele değildir. Aynı zamanda hepimize yönelttikleri sorudur:

Yaşadığımız dünyayı yalnızca bugünkü ihtiyaçlarımız için mi kullanacağız, yoksa bizden sonra gelecek insanların da yaşam hakkını gözeterek mi koruyacağız?

Bu sorunun yanıtı, doğayla ve birbirimizle kuracağımız ilişkinin geleceğini belirleyecektir.

Ben, babamın zeytin ağaçlarına gösterdiği sevgiden öğrendiğim şeyi bugün Deştin köylülerinin mücadelesinde yeniden görüyorum.

Bir ağacı korumak, yalnızca bir ağacı korumak değildir.

O ağacın kök saldığı toprağı, o topraktan beslenen yaşamı, o yaşamın içinde biriken emeği ve gelecek kuşakların umutlarını da korumaktır.

Çünkü biliyorum ki bir zeytin ağacının kökleri yalnızca toprağa değil, insanın geçmişine, emeğine ve geleceğine de tutunur.

Mahkeme önünde haftalardır büyüyen dayanışmanın anlamı da benim için burada saklıdır.

Birbirimizin yaşamını önemsedikçe, birbirimizin mücadelesini anlayabildikçe ve doğayı ortak yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası olarak gördükçe dayanışmanın kökleri de güçlenir.

Deştin köylülerinin toprağına sahip çıkma kararlılığı, bana bir kez daha gösteriyor ki bir yaşam alanını savunmak, yalnızca geçmişi korumak değil, geleceğe sahip çıkmaktır.

Benim yaşam alanım başka bir yerde olabilir. Ama Deştin’de savunulan yaşam, benim de yaşamımdır.

WhatsApp at  | +49 17623699769 | info@alevihaberagi.com | Web | + posts

Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.

Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.

Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı

By Alevi Haber Ağı

Sevgili Canlar, Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir. Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır. Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir. Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir. Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can! Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir. Saygı ve sevgilerimizle… Alevi Haber Ağı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir