Bu yüzden Hasan Yükselir’in sesinde Pir Sultan Abdal ile Nâzım Hikmet birbirinden yüzyıllarca uzakta duran iki ayrı dünyanın insanları değildir.

✍️ Türkan Doğan

Bazı insanlar türkü söyler, bazıları ise türkünün içinden geçer. Bazıları bir ezgiyi seslendirir, bazıları o ezginin yüzyıllar boyunca taşıdığı acıyı, sevdasını, itirazını, toprağını ve insanını da beraberinde taşır.
Hasan Yükselir’i anlatmak için yalnızca bir sanatcinin hayatına bakmak yetmez. Onu anlamak için Anadolu’nun uzun yolculuğuna kulak vermek gerekir. Çünkü onun sesi, yüzyıllardır sözünü sazına, nefesine, şiirine, türküsüne emanet eden bir halkın sesleriyle buluşmuş bir sestir.
Pazarcık’tan Antep’e uzanan çocukluk yıllarının içinde başlayan bu hikâye, zamanla Ankara’nın müzik ve tiyatro dünyasına, oradan Avrupa’nın büyük sahnelerine uzanır. Fakat Hasan Yükselir nereye giderse gitsin, arkasında Anadolu’nun toprağını bırakmaz. Tam tersine, o toprağı yanında taşır; onu yeni müzik biçimleriyle buluşturur, başka coğrafyalarda yeniden duyulur kılar. Onun sanatında türkü, geçmişte kalmış bir folklor malzemesi değildir. Türkü yaşayan bir bellektir.
Bu yüzden Hasan Yükselir’in sesinde Pir Sultan Abdal ile Nâzım Hikmet birbirinden yüzyıllarca uzakta duran iki ayrı dünyanın insanları değildir. Aralarında zamanın bütün duvarlarına rağmen görünmeyen bir yol vardır. Bir tarafta sazın içinden yükselen itiraz, diğer tarafta şiirin içinden yürüyen başkaldırı… Ve Hasan Yükselir, o yolu müzikle görünür kılar.
Pir Sultan’dan Nazim’a Bir sanat anlayışının da cümlesidir. Pir Sultan’dan Nâzım’a uzanan çizgiye baktığımızda, değişen yüzyıllara rağmen değişmeyen bir insanlık meselesi görürüz: adalet arayışı, zulme karşı söz söyleme cesareti, toprağa ve halka bağlılık, özgürlük tutkusu ve insanın onurunu koruma isteği.
Hasan Yükselir’in 2015 yılında İzmir’de gerçekleştirdiği “Pir Sultan’dan Nâzım’a” konseri de bu anlamda yalnızca bir müzik etkinliği değildir. Nâzım’ın şiirleriyle Anadolu’nun kadim ozanlık geleneğini aynı sahnede buluşturan bir sanat düşüncesidir. Bir yanda Pir Sultan’ın nefesi, öte yanda Nâzım’ın şiiri… Aralarında ise Hasan Yükselir’in sesi vardır.
Bu ses, geçmişi bugüne taşırken onu dondurmaz. Geçmişi yeniden kurar. Çünkü sanatın görevi yalnızca eskiyi korumak değil, eski olanın içindeki canlı özü bugünün insanına ulaştırmaktır. Belki de Hasan Yükselir’in sanatını anlamanın en doğru yollarından biri budur: O, türküyü geçmişin hatırası olmaktan çıkarıp bugünün yaşayan sözü haline getirir.

Bir Türkünün İçinde Bir Ülke

Hasan Yükselir’in repertuvarına baktığımızda karşımıza yalnızca ezgiler çıkmaz; bir ülkenin toplumsal belligi çıkar. Kiziroğlu’nda destanın, yiğitliğin ve halk anlatısının soluğunu duyarız. Şu Kanlı Zalim’in Ettiği İşler’de Pir Sultan’ın itirazı vardır. Bu Vatana Nasıl Kıydılar’da Nâzım’ın memleket yarası konuşur. Kalktı Göç Eyledi Avşar Elleri’nde göçün, sürgünün ve yurdundan koparılmanın acısı vardır. Tahir ile Zühre’de aşk vardır; ama yalnızca iki insanın aşkı değil, insanın kaderle, toplumla ve zamanla mücadelesi vardır.
Ve sonra Karacaoğlan gelir.
Karacaoğlan’ın dünyası başka bir penceredir. Doğa, aşk, ayrılık, güzellik, gurbet, ölüm ve geçip giden zaman… Halk şiirinin o yalın ama derin sesi Hasan Yükselir’in yorumunda başka bir müzikal gövde kazanır. Şu Yalan Dünyaya Geldim Geleli gibi Karacaoğlan eserlerini seslendirmesi, onun Anadolu’nun yalnızca acısına değil, sevincine, aşkına ve doğayla kurduğu kadim ilişkiye de kulak verdiğini gösterir.
Ve Alma Semahı… Burada Hasan Yükselir’in sesinde başka bir kapı açılır. Semahın dönen ritmi, sazın yürüyüşü ve sesin içindeki hareket,
Anadolu’nun yalnızca anlatılan değil, yaşanan bir kültür olduğunu hatırlatır insana. Alma Semahı’nda ezgi yerinde durmaz; döner, dolaşır, yükselir, yeniden kendi merkezine gelir. Tıpkı semahın kendisi gibi… Ritmin içinde beden ile müzik, insan ile doğa, birey ile topluluk birbirinden ayrılmaz. Hasan Yükselir’in yorumunda bu hareket, yalnızca müzikal bir ritim değil, kültürel bir belleğin devinimi haline gelir. Çünkü semah, yalnızca bir ezgi değildir; yüzyılların içinden süzülerek gelen bir inancın, bir topluluğun ve birlikte yaşama biçiminin ritmidir. Hasan Yükselir’in sesi, bu ritmi sahneye taşırken onu yalnızca seslendirmez; döndürür, çoğaltır ve yeniden bugünün insanına emanet eder.
Çünkü Anadolu yalnızca ağıt değildir. Anadolu’nun içinde sevda da vardır, kahkaha da; dağ da vardır, turna da; gurbet de vardır, kavuşma umudu da.
Pir Sultan’da söz başkaldırır. Karacaoğlan’da sevdaya dönüşür. Köroğlu’nda yiğitliğe bürünür. Semah’ta döner, çoğalır, topluluğa karışır. Nâzım’da memleketin ve insanın yarasına dokunur. Hasan Yükselir ise bütün bu sesleri birbirinden koparmadan aynı büyük nehrin içinde buluşturur.

Sazdan Caza, Türkünden Senfoniye

Onun sanatındaki asıl cesaret belki de burada başlar. Hasan Yükselir, Anadolu türküsünü cam bir fanusun içine koyup “böyle kalmalıdır” diyenlerden değildir. Tam tersine, türkünün yaşaması için başka müziklerle karşılaşması gerektiğine inanır.
Bağlamayı senfoni orkestrasıyla buluşturur. Türküyü cazla karşılaştırır. Opera ve şan tekniğinden yararlanır. Ama bunu yaparken türkünün ruhunu kaybetmemeye çalışır.
1996’da bağlama ve orkestra için bestelediği Concertino’nun Köln Senfoni Orkestrası tarafından seslendirilmesi, onun bu arayışının önemli örneklerinden biridir. Daha sonra Yunus Emre ve Nâzım Hikmet’in şiirleri üzerine kurduğu çalışmalarla Anadolu’nun sözünü klasik müzik dünyasının olanaklarıyla yeniden yorumlar.
Bu yüzden Hasan Yükselir’in sanatında “gelenek” ile “yenilik” birbirinin düşmanı değildir. Tam tersine… Gelenek, yeniliğin toprağıdır.
Bir ağacın kökü ne kadar derindeyse dalları o kadar uzağa uzanabilir. Hasan Yükselir’in müziğinde de kök Anadolu’dadır; dallar ise dünyanın farklı sahnelerine uzanır.

Kiziroğlu’ndan Nâzım’a Uzanan Ses

Kiziroğlu’nu Hasan Yükselir’in sesinden dinlediğimizde, türkünün yalnızca ezgisi değil, içindeki karakter de büyür. Sesin gövdesinde opera eğitiminin derinliği vardır; ama o ses
Anadolu’nun boğazından, toprağından, dağından tamamen kopmaz.
İşte sanatçı ile yorumcu arasındaki fark burada belirir.
Yorumcu eseri söyler. Sanatçı ise eserin içinde saklı dünyayı yeniden kurar.
Hasan Yükselir’in Kiziroğlu, Kırat, Şu Kanlı Zalim’in Ettiği İşler, Deniz Üstü Köpürür gibi eserleri yeniden yorumlaması ve bunları daha sonra çocukları Dijle ve Umut Fırat Yükselir’in de yer aldığı Toprak: Gelenekten Geleceğe çalışmasında senfoni orkestrasıyla buluşturması, onun sanat yolculuğunun yalnızca geçmişe değil geleceğe de baktığını gösteriyor. Buradaki “gelenekten geleceğe” sözü aslında Hasan Yükselir’in sanatının özeti gibidir. Çünkü gelenek, onun için geriye dönmek değildir. Kökü unutmadan ileriye yürümektir.

“Bu Vatana Nasıl Kıydılar?”

Nâzım’ın sözü Hasan Yükselir’in sesinde yükseldiğinde, türkü ile şiirin sınırları da birbirine karışır.
“Bu Vatana Nasıl Kıydılar” artık yalnızca bir şiir değildir; bir ülkenin toprağına, insanına, emeğine ve geleceğine yöneltilmiş büyük bir soruya dönüşür.
Burada sanatın toplumsal sorumluluğu çıkar karşımıza.
Sanat yalnızca güzel olanı göstermek midir? Yoksa güzelliğin yanında acıyı da görünür kılmak, unutulanı hatırlatmak, sorulmayan soruları sormak mıdır?
Hasan Yükselir’in repertuvarında bu sorunun cevabı saklıdır. O, türküyü yalnızca kulağa değil, vicdana da söylemek ister.
Bu nedenle onun sanatında estetik ile toplumsal sorumluluk birbirinden ayrılmaz. Güzel olan ile haklı olanın aynı yerde buluşabileceğine inanır.
Çünkü bir sanatçı, yaşadığı toplumun bütün acılarını çözemez belki; ama o acının unutulmasına izin vermeyebilir. Bir türkü söyleyebilir. Bir şiiri besteye dönüştürebilir. Bir halk ozanının sözünü dünyanın başka bir sahnesine taşıyabilir. Ve bazen bir toplumun yıllardır içinde tuttuğu cümleyi, tek bir sesle yeniden duyurabilir.

Anadolu’yu Taşımak

Hasan Yükselir’in sanatını yalnızca “Türk halk müziği” sınırları içinde düşünmek, onun yaptığı yolculuğu küçültmek olur. Çünkü onun derdi yalnızca türküyü Avrupa’ya götürmek değildir.
Daha derinde bir şey vardır: Anadolu’nun kendisini anlatmak. Onun içinde yaşayan farklı kültürleri, farklı inançları, ozanları, şairleri, aşkları, acıları ve isyanları bir bütün olarak görmek…
Pir Sultan Abdal’ın nefesiyle Karacaoğlan’ın sevdasını, Köroğlu’nun destanıyla Nâzım’ın memleket özlemini aynı kültürel coğrafyanın farklı yüzleri olarak okuyabilmek…
Bu nedenle Hasan Yükselir’in müziği, Anadolu’nun tek renkli bir resmini çizmez.
Tam tersine, çok sesli bir Anadolu kurar.
Belki de onun Avrupa’da yaptığı en önemli şey budur. Anadolu’yu egzotik bir folklor olarak değil, kendi tarihi, şiiri, felsefesi ve müziği olan büyük bir kültür olarak anlatmak.
Bu yüzden onun müziğinde bağlama ile senfoni karşı karşıya gelmez. Türkü ile opera birbirini dışlamaz. Caz, Anadolu’ya yabancı bir dil olmak zorunda değildir.
Çünkü sanatın dili sınır tanımaz. Hazır bir yol değil. Yolu arama cesareti.

Ve sonunda yine türkü

Hasan Yükselir’i dinlerken insan bazen bir sanatçıyı değil, uzun bir yolculuğu dinler. Bir köy evinden yükselen sesi… Bir ozanın sazını… Bir şairin kâğıda bıraktığı sözü… Bir annenin, bir babanın, bir halkın söylediği türküyü…
Sonra o sesin Ankara’dan Berlin’e, İzmir’den Köln’e uzanan başka sahnelere taşınmasını…
Ama bütün bu yolculuğun sonunda yine aynı yere dönmesini: Anadolu’ya.
Belki de Hasan Yükselir’in sanatını değerli kılan tam da budur.
Dünyaya açılırken toprağından vazgeçmemesi. Modern müziğin olanaklarını kullanırken türkünün özünü unutmaması. Opera eğitiminin tekniğini alırken halkın sesini küçümsememesi. Cazla buluşurken bağlamayı geride bırakmaması. Ve geçmişe bakarken yalnızca geçmişi anlatmaması…
Geleceği de düşünmesi.
Pir Sultan’dan Nâzım’a uzanan yol, aslında Anadolu’nun bitmeyen söz yoludur. Yükselir’in sesi gibi…
Anadolu’nun türküsü gibi.
21 Ağustos 2026


WhatsApp at  | +49 17623699769 | alevihaberagi@yahoo.com |  + posts

Sevgili Canlar,
Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir.
Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır.
Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir.

Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir.
Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can!
Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir.

Saygı ve sevgilerimizle…
Alevi Haber Ağı

By Alevi Haber Ağı

Sevgili Canlar, Yoluna ve ikrarına bağlı her Alevi, kendisini Alevi Haber Ağı'nın doğal bir muhabiri olarak görmelidir. Oturduğu mahallede, okuduğu okulda, çalıştığı iş yerinde, üyesi olduğu cemevinde ve yaşadığı çevrede haber değeri taşıyan her gelişmeyi; fotoğrafı, videosu veya yazılı bilgisiyle birlikte bizlere ulaştırmalıdır. Bu çağrımız, Alevi kurumlarımızın yöneticileri ve temsilcileri için de geçerlidir. Alevi Haber Ağı, Alevilerin sesi olmanın yanı sıra; emekten, demokrasiden, laiklikten, eşit yurttaşlıktan, kadın özgürlüğünden, gençlerin geleceğinden, doğanın ve çevrenin korunmasından yana; bütün ezilenlerin sesi olmayı sürdürecek, gerçekleri yazmaya ve kamuoyuyla paylaşmaya devam edecektir. Gerçekler ancak birlikte görünür olur. Gerçekler yazılırken sen de katkını sun can! Fotoğrafını çek, videonu kaydet, haberini yaz ve bize ulaştır. Çünkü Alevi Haber Ağı hepimizin ortak sesidir. Saygı ve sevgilerimizle… Alevi Haber Ağı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir